paylasmak icin
Sorunlu bir dünyada üretiyor, yaratıyor ama yoksulluk ve acılar içindeyiz. Bütün üretim ve birikimimize el koyan bir azınlık ise açgözlülük ve saldırganlıkla günümüzü geleceğimizi karartıyor. Sömürü, zorbalık ve savaş dayanılmaz oldu. İnsanlık ve doğanın geleceği kaygı verici. Yaşadığımız küresel ekoloji bunalımı. Bunun nedeninin akıl dışı bir üretim ilişkileri düzeni olduğuna inanan birisinin görüşlerini paylaşmak isteyenlere sözümüz var.
Monday, December 24, 2007
Thursday, May 18, 2006
Jeotermal Kaynaklar Tükenebilir de:
Dikili-Kaynarca Jeotermal Sistemi'nde Sürdürülebilir İşletme
Tahir ÖNGÜR, Jeoloji Yüksek Mühendisi, Geosan AŞ
Dr Ümran SERPEN, Petrol Yüksek Mühendisi, İTÜ
ÖZET
Ülkemizde ilk günden beri jeotermal kaynağın yeni, yenilenebilir ve temiz bir enerji kaynağı olduğundan söz edilir.
Ancak, gerek dünyada işletmeye alınan sahalar ve gerekse ülkemizde yaşananlar bunun gerçek olmadığını ve bu konuyu doğru anlamaz isek, çevre ve insan sağlığına zarar verecek şekilde kirli ve zaman zaman geri dönülmez düzeye de ulaşarak yenilenemeyen, tükenen bir kaynak işletmesinin yürütüldüğünü ortaya koymuştur. Ne yazık ki, bunun örnekleri çok yaygındır. Ülkemizde, hele kent ısıtmasında kullanılan sahalarda bunun oldukça ilerlemiş belirtileri görülüyor.
Sahaların kapasitelerini aşan tesis izinleri veriliyor. Nerede ise kullanıma alınan bütün sahalarda rezervuar basınçları düşüyor, kaynaklar tükeniyor. Yanlış yerlerde açılan geri basma kuyuları rezervuar sıcaklıklarını düşürmeye başladı. Atık suların çevredeki çaylara boşaltıldığı sistemler var. Kızıldere’deki tek jeotermal enerji santralımızdan artan atık akışkan nerede ise 40 yıldır Menderes Nehrine boşaltılıyor. Ağrı Diyadin’de Özel İdare’nin aklı çelinip kurulan Jeotermal sistemin içindeki sıvı CO2 fabrikası, pazarı olmadığı için çalıştırılamadı; şimdi, sökülüp batıya taşınıyor. Van, Erciş’teki sıcak sularla kent ısıtılacak umuduna kapılan yerel yönetimin alıp sahaya yaydığı 20 km özel boru, yapılan sondajda istenen miktarda akışkan sağlanamadığı için ortada kaldı. Bursa’nın zaten doğal gazla ısınan semtlerinde binlerce konutun jeotermal kaynakla ısıtılacağı umudu, Belediye’yi de etkileyip tüm karşı çıkışlara karşın sondaj yapılınca binlerce yıllık doğal ve kültürel mirasımız olan Kükürtlü ve Kocamustafa Kaplıcaları’nın suyu kesildi. Emet, Haruniye, vb belediyeler yarım kalan yatırımlarını tamamlayacak girişimcileri arıyor….
Dikili-Kaynarca-Kocaoba Jeotermal Sahası oldukça incelenmiş bir sisteme sahip. Ancak, rezervuar mühendisliği açısından derlenmesi ve izlenmesi gereken bilgi ve veriler henüz ortada yok. Buna karşılık, durmadan sondajlar yapılıp kullanım hakları veriliyor.
Bu nedenle, bu bildiride br kez daha dünyadan örneklerden yola çıkılarak Dikili-Kaynarca-Kocaoba Jeotermal Sahası’nı tehdit eden gelişmelere dikkat çekilip bu konu tartışmaya açılacaktır.
GİRİŞ
Dünyada çağdaş anlamda jeotermal kaynak üretimi yaklaşık 100 yıldır yapılıyor.
Hep jeotermal kaynakların yeni, yenilenebilir ve temiz bir enerji kaynağı olduğundan söz edilir.
Yatırımlar bu tanıtımla özendirilmeye ve uygulamanın önündeki engeller aşılmaya çalışılır.
Ancak, gerek dünyada işletmeye alınan sahalar ve gerekse ülkemizde yaşananlar bunun gerçek olmadığını ve bu konuyu doğru anlamaz isek, çevre ve insan sağlığına zarar verecek şekilde kirli ve zaman zaman geri dönülmez düzeye de ulaşarak yenilenemeyen, tükenen bir kaynak işletmesinin yürütüldüğünü ortaya koymuştur.
Ne yazık ki, bunun örnekleri çok yaygındır.
Dünya Jeotermal Kongresi’nin 5.si bir yıl önce ülkemizde, Antalya’da yapıldı ve dünyanın bu konuyu ayrıntılı biçimde tartışmakta olduğunu gördük. Dünyada çeşitli sahalarda yürütülegelen yer yer denetimsiz ve yer yer de yanlış üretim yaklaşımları sonucunda neler yaşandığının örneklerini gördük. Bu açıdan ülkemizde neler olabileceğini anlamak için bu bir şans. Geleceği öngörebilmek ve uygulamalara bugünden sağlıklı bir yaklaşımla başlamak için orada aktarılanları titizlikle gözden geçirmek gerekli.
Çünkü, ülkemizde, hele kent ısıtmasında kullanılan sahalarda bunun oldukça ilerlemiş belirtileri görülüyor. Sahaların kapasitelerini aşan tesis izinleri veriliyor. Nerede ise kullanıma alınan bütün sahalarda rezervuar basınçları düşüyor, kaynaklar tükeniyor. Yanlış yerlerde açılan geri basma kuyuları rezervuar sıcaklıklarını düşürmeye başladı. Atık suların çevredeki çaylara boşaltıldığı sistemler var. Kızıldere’deki tek jeotermal enerji santralımızdan artan atık akışkan nerede ise 40 yıldır Menderes Nehrine boşaltılıyor. Ağrı Diyadin’de Özel İdare’nin aklı çelinip kurulan Jeotermal sistemin içindeki sıvı CO2 fabrikası, pazarı olmadığı için çalıştırılamadı; şimdi, sökülüp batıya taşınıyor. Van, Erciş’teki sıcak sularla kent ısıtılacak umuduna kapılan yerel yönetimin alıp sahaya yaydığı 20 km özel boru, yapılan sondajda istenen miktarda akışkan sağlanamadığı için ortada kaldı. Bursa’nın zaten doğal gazla ısınan semtlerinde binlerce konutun jeotermal kaynakla ısıtılacağı umudu, Belediye’yi de etkileyip tüm karşı çıkışlara karşın sondaj yapılınca binlerce yıllık doğal ve kültürel mirasımız olan Kükürtlü ve Kocamustafa Kaplıcaları’nın suyu kesildi. Emet, Haruniye, vb belediyeler yarım kalan yatırımlarını tamamlayacak girişimcileri arıyor….
Dikili-Kaynarca-Kocaoba Jeotermal Sahası oldukça incelenmiş bir sisteme sahip. Ancak, rezervuar mühendisliği açısından derlenmesi ve izlenmesi gereken bilgi ve veriler henüz ortada yok. Buna karşılık, durmadan sondajlar yapılıp kullanım hakları veriliyor.
Bu nedenle, bu bildiride bir kez daha dünyadan örneklerden yola çıkılarak Dikili-Kaynarca-Kocaoba Jeotermal Sahası’nı tehdit eden gelişmelere dikkat çekilip bu konu tartışmaya açılacak.
SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK, YENİLENEBİLİRLİK, YAPILABİLİRLİK KAVRAMLARI
“Yenilenebilirlik” doğal kaynakların tüketildiği ölçüde kendini yenileyebiliyor olmasını anlatmak için kullanılan bir terim. Özellikle enerji kaynakları için çok kullanılıyor. En anlaşılabilir örnekleri güneş, rüzgar ya da hidrolik enerji. Siz onları ne denli dönüştürür ve kullanır olursanız olun doğadaki süreçler onların tükenmeden varlığını sürdürmesini sağlamaktadır. Jeotermal kaynaklar oluşumu tamamlanmış, artık değişmez ve yerinden alınırsa tükenir hammaddeler değildir. Dinamiktirler. Sürekli olarak akışkan, ısı ve kimyasallarla beslenirken, bir yandan da bunları sürekli olarak yitirmektedirler. Çoğu jeotermal sistem, yüzeyde sıcak su ya da buharlı kaynaklarla kütlesel olarak boşalmaktadır. Ama, daha önemlisi, bunların bütününde yüklenilmiş olan ısı, kaya ortamlarda ışıma, kütlesel taşınma, vb yollarla ya da akışkanın yeraltında yeraltısuyu akiferlerine karışması sırasında saçınımla da yitirilmektedir. Bu kaynak bulunup, tanınıp üretilmese bile sürekli olarak ısı yüklenmekte ve ısı yitirmektedir. Aynı şey ısı taşıyıcısı olarak akışkanlar için de söz konusudur. İnsanlar bu kaynağı üretmese de, sisteme yeni akışkan, su ve gaz katılması ve sistemden dışarıya akışkan göçü olmaktadır. Bu, bu akışkanda çözünmüş mineraller ve gazlar için de aynıdır. Ancak, bu dinamik ve dışa açık sistem kararsız bir denge oluşturmaktadır. Sistem, insan uygarlığı ile kıyaslandığında (5.000 yıl ile 1.000.000 yıl arasında değişebildiği öngörülen) sonsuz sayılabilecek denli uzun olan ömrü boyunca aldığı kadar ısıyı ve akışkanı dışa vererek kendini yenileyebilmektedir. Jeotermal kaynakların üretilip kullanılmasında sistemdeki akışkana yüklü olan ısı çekilip kullanılmaktadır. Bu ısı çekimi sistemi besleyenden çok olmadığı sürece bu kaynak yenilenebilir kalacaktır(Stefansson, 2002).
“Sürdürülebilirlik” kullanıldığı ölçüde anlamsızlaştırılmış bir terim. 1987’de Brundtland Komisyonu tarafından “Bugünkü kuşakların gereksinimlerinin, gelecek kuşaklarınkine zarar vermeden karşılamak” olarak tanımlanmasından sonra 1991 Rio, 1997 Kyoto ve 2003 Johannesburg Konferanslarında pekiştirilen bu kavramı en çok onu çiğneyenler kullanır ve tüketir oldu.
Jeotermal kaynakların sürdürülebilir üretimi, Rybach(2005)’a göre üretim düzeyinin çok uzun bir süre korunabileceği bir üretim tarzı anlamı taşıyor. Bu terime bir tanım önermek üzere oluşturulan Orkustofnun Çalışma Grubu’nun önerisi de(2001) “Her bir jeotermal sistem ve her bir üretim tarzı için altında kalındığında sistemden 100-300 yıllık çok uzun bir süre sabit enerji üretiminin sürdürülebileceği, belirli bir maksimum enerji üretim düzeyi vardır.” şeklinde.
Evrensel bir ilke olarak “Sürdürülebilirlik”, jeotermal kaynakların işletilmesinde “Yenilenebilirlik” özelliğinin sürdürülebilir olmasını gerektiriyor ve kaynağın değil, onu işletenlerin davranışını tanımlayan bir terim. Cataldi(2001)’ye göre jeotermal sürdürülebilir bir enerji kaynağı olmakla birlikte, ancak çok elverişli bazı durumlarda yenilenebilir davranabilmektedir.
Stefansson and Axelsson(2005) jeotermal kaynaklarda aşırı üretimin önce tesis kurulurken; sonra da, işletme sırasında durmadan kuyu açılması gerekeceği için aşırı yatırıma neden olacağını ve işletmecinin eninde sonunda üretim düzeyini sürdürülebilir düzeye geri çekmek zorunda kalacağını anımsatıyor.
Sanyal (2005) ise sürdürülebilir ve yenilenebilir kapasite kavramlarını geliştirip bunların birbirleri ile ilişkilerini inceliyor. Dünyanın değişik yerlerindeki 37 sahaya ilişkin verileri kullanarak bu kavramları tartışan Sanyal’a göre sürdürülebilirlik kurulu kapasiteyi amorti süresinde ekonomik olarak üretimde tutma yetisi; yenilenebilirlik ise bu kapasiteyi kaynağı tüketmeden sonsuza kadar sürdürebilmek anlamına geliyor.
Sürdürülebilir ve Aşırı Üretim Tarzları
Sürdürülebilir ve Yenilenebilir Kapasitelerin Kyaslanması
JEOTERMAL KAYNAK ÜRETİMİ VE UZUN DÖNEMDEKİ PERFORMANSI
Ne yazık ki, jeotermal kaynakların çağdaş ve ticari işletilmesinin örneklendiği son birkaç on yıllık dönem yenilenebilirlik sınırlarının kaba biçimde aşıldığı uygulamalarla dolu. Çoğu durumda jeotermal rezervuarın beslenebildiğinden fazla ısı ve akışkan çekiliyor sistemden. Bunun sonucunda bir ısı/akışkan eksikliği ortaya çıkıyor. Çoğu durumda yan kayada yeterli ısı kalmış ta olsa, önce akışkan yetersizliği yaşanıyor. Bu yüzden çoğu durumda soğuk artık akışkanın sisteme geri basılması (reenjeksiyon) uygulamaları yapılıyor olsa da, bu uygulamalarda yapılan yanlışlıklar ve zorlamalar da sistemde ısı eksikliği ortaya çıkana kadar sistemi zorluyor. Sistemin basınç ve sıcaklık koşulları geriliyor.
Bu tür gelişmeler için en tipik örnek ABD Kaliformiya’daki The Geysers sahasında olanlar. The Geysers sahası buhar egemen bir sistem. Kuru buhar çıkarılıp elektrik enerjisi üretilebiliyor. İlk olarak 1958 yılında Kuzey Kaliformniya kamu kuruluşu olan PG&E firması Magma–Thermal Ortak Girişimi’nden elektrik satın alma anlaşması yapıyor. İlk üretim 1960’da başlıyor. Yıllar geçtikçe başarılı kuyular ve yeniş santralar yapıldı. Pazar koşullarına bağlı olarak buhar fiyatları artıp eksildi, kuyu derinlikleri arttırıldı, sahanın kuzey üçte birinde açılan kuyulardan çekilen buharla birlikte korozif özellikli HCL ve H2S gibi yoğuşmayan gazlar da gelmeye başladı. Yetmedi, The Geysers’te öngörülenden daha hızlı buhar üretimi ve basınç düşümleri oluştu. 1991’de anlaşıldı ki, 1980’lerde sahada gerçekleştirilen aşırı üretim rezervuar basınçlarının başlangıçtaki 500 psi’lık düzeyden 200 psi’a düşmesine neden olmuş. Buharın azalışı üretimin de düşmesini sonuçladı. 1991’de 2.093 MW’lık kurulu elektrik üretimi kapasitesi varken üretim ancak 1326 MW idi. 1997 Mayısında, üretim 824 MW’a kadar düştü. 1997’den başlayarak işlenmiş atık su rezervuara geri basılmaya başlandıktan sonra 1999’da üretim ancak 1.000 MW’a yükselebildi. Bu süreci anlatan Hodgson (2000), 2000 yılında sahanın ve bütün kuyuların Calpine Şirketi tarafından devralındığını ve artık sahanın daha iyi yönetilebileceğini söylüyordu.
Calistoga/ABD Buhar Rezervuarında 10 yıl içinde %150 üretim düşüşü
Serpen(2005) dünyadan başka örnekler de veriyor.
Cerro-Prieto Jeotermal Sahası’nın şu anki kurulu gücü 620 MWe. Geçmişte yapılan 25 yıllık üretim sonucu sığ rezervuar basıncı 1 bar/yıl hızla düşmektedir. Sıcaklık ise 25 yılda 25oC düşmüştür. Derin rezervuardan daha çok üretim yapıldığı için soğuk akiferlerden gelen sular orada daha ciddi sıcaklık düşümü yaratmışlardır. Cerro-Prieto sahasının kurulu gücünü sürdürebilir tutabilmek ve azalımı telafi edebilmek için her yıl 1000 t/st debide buhar üretecek kuyuların delinmesi gerekmektedir.
Wairakei Jeotermal Sahası’nda kurulu güç 165 MWe . Bu sahadan, ortalama 140 MWe güç üretilmektedir. Geçmiş 40 yıl içinde rezervuar sıcaklığı 260oC’tan 230oC seviyesine, sıvı zondaki basınç ise 50 bar’dan 25 bar seviyesine inmiştir. Üretilen sıvının %30’unun 1970 yılından itibaren tekrar-basılması, basınç düşümünü azaltmıştır. Bu nedenle, tekrar-basma miktarının %50’ye çıkarılması planlanmaktadır. Rezervuar model çalışmaları, sahanın 2050 yılına kadar sürdürülebilir üretim yapabileceğine işaret etmektedir[9].
Kosta Rika’daki Miravalles Jeotermal Sahası’nda 150 MWe kurulu güç bulunmaktadır. Sahadan 7 yılda 215x106 ton akışkan üretilmiştir. İlk aşamada kurulan 55+15 MWe’lık ünitenin çalışması sırasında rezervuarda basınç düşümü 1.5 bar/yıl iken, bu güç 120 MWe’a çıktığında basınç düşümü 2.1 bar/yıla yükselmiş ve en son 9 ay boyunca 150 MWe üretim yapılırken de 2.7 bar/yıl olmuştur. Aslında, sahadaki basınç düşümü endişe vericidir. Halbuki, modelleme çalışmaları, sahadaki basınç düşümünün 0.73-1 bar/yıl olacağını tahmin etmişti[10]. Bu sahada gelişmenin çok hızlı gerçekleştildiği ve sahanın sürdürülebilir üretimin kapasitesinin bu değerlerin altında olabileceği düşünülebilir. Sahanın üretim ve injeksiyon yapılan bölgelerinin ayrı tutulması da basınç düşümünün engellenememesine neden olabilir.
El Salvador’daki Ahuacahapan Jeotermal Sahası’nda ilk 35 MWe’lık ünite 1976 yılında üretime başlamıştır. Bundan üç yıl sonra çalışmaya başlayan ikinci 35 MWe’lık ünitenin arkasından “double flash” üçücü 30 MWe’lık ünite devreye alınmıştır. Ancak bir müddet sonra, saha bu üç üniteyi besleyememiş ve sürdürülebilir üretim 45 MWe olarak devam etmektedir.
Nikaragua’daki Momotombo Jeotermal Sahası’nda iki adet toplam kurulu gücü 75 MWe olan bir santral ile üretime 1983 yılında başlanmıştır. Yaklaşık 10 yıl sonunda üretim 40 MWe’a düşmüştür. Daha sonraki 7 yılda üretim 7 MWe’a kadar düşmüş, yapılan kuyu tamamlama işlemleriyle üretim 30 MWe seviyesine geçen yıl çıkarılmıştır. Bu sahanın üretiminin işletme sorunları nedeniyle çok düşmesine rağmen, sürdürülebilir kapasitesinin kurulu güç kadar olmadığı kesindir.
BİLİNÇSİZ VE DENETİMSİZ ÜRETİMİN BİZDEKİ ÖRNEKLERİ
Ne yazık ki kısa jeotermal işletmecilik geçmişine karşın ülkemiz bilinçsiz ve denetimsiz üretim uygulamaları sonucu jeotermal kaynaklarının tükenme sürecine sokulmasının zengin(!) örnekleriyle dolu.
Örneğin Gönen’de 16-17 yıldır arttırıla arttırıla 2500 konutun jeotermal kaynakla ısıtılma sürecinde basınçların 6 bar ve sıcaklıkların 10-15°C düştüpğüğ, rezervuardaki statik su düzeylerinin 60 m’ye indiği gözlenmiş (Serpen ve Aksoy, 2004).
Sıcaklık 6°C düşünce yeraltından çekilen akışkan miktarını %30 arttırmak gerekmiş. Bu rezervuara soğuk su girmesini arttırırken sıcaklık düşümünü hızlandırmış. Geri basma uygulamasında yapılan yanlışlar da soğumaya katkıda bulunmuş. Sıkıuşıldıkça daracık alanda yeni kuyular açılmış. Kuyu sayısı 16 yılda 16’ya erişmiş.
Gönen’deki bir kuyuda 18 yıl ara ile yapılan iki teste ilişkin eğriler(Serpen ve Aksoy 2004’ten)
Agamemnon Jeotermal alanından da 1996’dan beri Balçova’da 1,6 milyon m2 konut ısıtılıyor. Sahada iç içe çok sayıda ve farklı derinliklerde kuyular açılıp üretim ve geri basma yapılmış. Burada da yapılan üretime bağlı olarak su düzeyi ve basınç düşümleri tipik (Serpen and Aksoy, 2004).
Bir Balçova Kuyusunda üretim-geri basma farkının eklenik değeri(mavi) ile su düzeylerinin değişimi
Buna ek olarak özellikle sığ kuyularda 6-7°C kalıcı soğumalar belirlenmiş durumda.
Yine Serpen(2005)’e göre ülkemizde jeotermal enerjiden elektriğin ilk olarak elde edildiği Kızıldere Jeotermal Sahası’ndan geçen 17 yılda ortalama brüt 10 MWe, net 7.5 MWe güç üretilmiştir. Santralın kurulu gücü 17.5 MWe’tır. Sahada 17 yıl boyunca yaklaşık 10 bar’lık bir basınç düşümü gözlenmiştir. Sahada tekrar-basma işlemi hiç uygulanmaması basınç düşümünün başlıca nedenidir. Bu sahanın sürdürülebilir gücünün üretilenden daha fazla olduğu konusunda önemli veriler bulunmaktadır. Sahanın üretiminin düşük kalmasında ülkemizin idari yapısındaki bazı sorunlardan kaynaklanmaktadır.
Afyon-Gecek Jeotermal Sahası ise dört bin konutun ısıtılmasında kullanılmakta ve burada son 5 yılda rezervuar basıncının 4.5 bar azaldığı gözlenmiştir. Bu sahada hiç tekrar-basma işlemi yapılmamış ancak son yılda sahanın dış kenarlarından yapılmaya başlanan tekrar-basma işlemi saha yerine başka bölgelerde etkili olmuştur. Bugünlerde basıncı hızla düşen ve alarm veren bu sahadan 4000 konutun daha ısıtılması planlanmaktadır.
DÜNYADA ÖNERİLENLER
Jeotermal rezerevuarlarda yaratılan gerileme ve çöküşün nasıl giderileceği üzerinde yavaş yavaş yaygınlaşan bir tartışma var. Önce kavramsal olarak üretimin durdurulduğu jeotermal rezervuarların nasıl davranabileceği ve kendini onarabilip onaramayacağı üzerinde duruldu.
Rybach(2000 ve 2003), sayısal modellemeler kullanarak rezervuar koşullarının kendini onarmasının hızlı başlayıp giderek yavaşlayan teğetsel bir süreçle olduğu ve sahanın ilksel özelliklerinin ise ancak sonsuz zamanda geri kazanabildiği sonucuna vardı. Buna karşılık pratik bir yenilenme, sözgelimi ilksel koşulların %95’ini geri kazanmanın çok daha kısa bir sürede sağlanabileceğini:örneğin, elektrik üretiminde kullanılan yüksek entalpili rezervuarlarda yerel koşullara bağlı olarak birkaç yüz yıl; mekan ısıtmalarında kullanılan kuyu çiftlerinde 100-200 yıl; tek yapıların ısıtılmasında kullanılan sığ ısı pompası uygulamalarında da kabaca üretimde geçen bir süre kadar zaman alacağını ileri sürmüştü.
Stefansson(2000) İzlanda’da 75 yıldır üretim yapılan Laugarnes sahasını örnek alıp ilk 25 yılda kendi akan kuyularda su düzeyleri 120 m düştükten sonra dalgıç pompalarla akışkan çekilebilmesine karşın rezervuarın soğuk su ile beslenip bunu ısıtabilme yeteneğinden ötürü üretimin hiç aksamadığını ve sahanın yenilenebildiğini anlatmakta.
İzlanda’nın Başkenti Rejkjavik’teki Laugarnes Sahasında Üretim ve Su Düzeyleri
Pritchett(1998) iki fazlı bir jeotermal rezervuardaki basınçların üretime son verildikten 50 yıl sonra %68’inin, 100 yıl sonra %88’inin ve 250 yıl sonra %98’inin; sıcaklığın üretime son verildikten 50 yıl sonra ancak %9’unun, 100 yıl sonra %21’inin ve 250 yıl sonra %77’sinin; ve buhar oranının üretime son verildikten 100 yıl sonra %5’inin ve 250 yıl sonra %55’inin geri oluştuğunu hesapladı.
Bu durumda sahaların dönemsel olarak bir üretime alınması ve bir dönem üretilmeyip kendini toparlaması ussal bir yol olarak gündeme getirilmektedir.
Dönemsel Üretim
Tartışılan bir başka konu da, rezervuarın zarar göreceği bir aşırı üretimin daha mı kârlı olduğu? Lovekin(2000), rezervuarı zayıflatan, bunun sonucunda çok sayıda yeni kuyu açılmasını gerektiren, tesislerin bir süre sonra düşük kapasite kullanımı ile çalıştırılmasının ekonomik olarak daha fizibıl olduğu sonucuna varıyor. Elbette yalnızca yatırımcı ve yatırım açısından!
Oysa Cataldi(2001) ise, gerçek kalkınmanın ancak ekolojik ekonominin izlenmesiyle olanaklı olduğunu anımsatıyor. Wright(2001) şu irdelemeyi yapıyor: “Bugün alışılmış ekonomik analiz yöntemlerinin yerine yeni yöntemlerin bulunması gerekiyor. Projelerin konvansiyonel analiz yönteminde gelecekte elde edilecek bir değerin, örneğin jeotermal üretimden elde edilen gelir akışının bugünkü değerinin belirlenmesi için bir indirgeme oranı kullanılır. Göreli olarak uzun bir süre için bu yapıldığında, gelecekteki jeotermal üretimin bugünkü değeri çok küçük bulunur. Örneğin, 30 yılda gelecek 1.000,-USD’nin %10 faiz oranına göre bugünkü değeri 57 USD bulunur. Bu 100 yıl için yapıldığında aynı 1.000 USD’nin bugünkü değeri yalnızca 0,07 USD’ye düşer. Gelecekte kazanılacak olan varlıkların değerlendirilmesinde izlenen bu yönteme göre yatırımcının jeotermal kaynaktan sürdürülebilir bir tarzda enerji elde etmesi için çok az ekonomik teşvik vardır.” Wright, Pearce and Warford (1993)’un önerdiği şekilde “ Toplam Ekonomik Değer (TED) kavramı proje bazında ekonomik çözümlemelere çevresel ve sürdürülebilirlik kaygılarının da katılmasını sağlamaktadır. Bir kaynağın TED’i doğrudan kullanım değeri, dolaylı kullanım değeri, seçenek kullanım değeri ve var olma değerinden oluşmaktadır. Enerji kaynaklarının doğrudan kullanım değeri çok açıktır ve kullanılagelen ekonomik çözümlemelerle verilebilmektedir (yeter ki, kaynağın kullanılmasının dışsal maloluşlarını da içersin). Dolaylı kullanım değeri ekologlarca verilebilir ve önemli ancak enerji kaynakları için hesabı oldukça güçtür. Seçenek kullanma değeri hükümetler ya da bireylerin bir kaynağın gelecekte kullanılabilmesi için korunmasının bedelini ödeme konusundaki isteklilikleridir. Var olma değeri de doğal varlığın görsel güzelliği gibi tüm öteki değerleridir. TED, jeotermal enerji kaynakları gibi doğal varlıkların değerlendirilmesinde çok kapsamlı bir çatı sağlamaktadır.” açıklamaları ile başka bir yaklaşımın zorunluluğunu ortaya koyuyor.
Salt ekonomik bağlamda bile uygun bulmadıkları aşırı üretime karşı Stefansson and Axelsson(2005) sahaların aşamalı bir yaklaşımla geliştirilmesini öneriyor. Yazarlar bu yolla hiçbir aşamada fazla yatırım yapılmamış ve sistemin zarar görmemiş olacağını belirtiyor.
Önerilen Aşamalı Geliştirme
DİKİLİ NASIL BAŞLADI?
Dikili Kaynarca Jeotermal kaynakları henüz geliştirilmeden kullanılmaya başlandı. Saha MTA ve daha sonra JICA tarafından araştırıldı. Keşif kuyuları yapıldı. Ancak, henüz bir rezervuar modellemesi yokken, gerekli testler yapılmamışken ve sürdürülebilir ve yenilenebilir işletme planları ve bunların uygulama programları tasarlanmamışken, arama amacı ile açılmış olan kuyular tek tek üretime alındı. Rezervuar gereğince tanınmadan başlatıldığı için bu aşamalı bir geliştirme de değil. Rastgele açılmış olan var olan kuyular giderek artan biçimde farklı kullanımlara kiralanıyor. Sahanın ve rezervuarın bir yönetimi yok. Yetkili ve sorumlu bir mühendis yok. Üretim sürecinin rezervuara ve sisteme olan etkileri izlenmiyor, gözlemlenmiyor ve bu yolla elde edilmesi gereken veriler derlenip işlenmiyor.
Saha giderek The Geysers’te olduğu gibi çok başlı bir yönetim sürecine girdi.
İşin kötüsü saha için önerilen kavramsal model (JICA, 1998) oldukça karmaşık ve heterojen bir rezervuar jeolojisinin, akışkan dolaşımının ve P-T koşullarının geçerli olduğunu ortaya koyuyor.
JICA’nın Dikili Kaynarca Jeotermal Sistemi İçin Önerdiği Kavramsal Model
GELECEĞİ GÖRMEK
Bu ortama yapılacak müdahalelerin sistemin neresinde nasıl bir etki yapacağını öngörmek son derece güç. Bu ancak, izlemek, sık sık test etmek ve hazırlanacak sayısal rezervuar modelini durmadan yenilemeyi gerektiriyor. Bu sahanın “Sürdürülebilir Kapasitesi”, “Yenilenebilir Kapasitesi”nin olsun olsun birkaç katı mertebesindedir. Bu nedenle, yanlış bir üretim düzeyinin seçilmesi sahanın hızla tükeniş sürecine girmesine ve doğal kaynağın telef edilmesinin yanında yapılan yatırımların da geri dönememesine neden olacaktır.
ŞİMDİ TAM ZAMANI
Bu olumsuz olasılığı önlemek, geri çevirmek için şimdi tam sırası.
Sahada yeni hakların dağıtılması hemen durdurulmalıdır.
Bugüne değin verilmiş kullanım hakları güvence ve elbette denetim altına alınarak sahanın geliştirilmesi ve işletilmesi tek elde toplanmalıdır.
Bu sorumluluk ve yetke MTA’dan alınıp “Dikili Jeotermal”e verilmelidir.
Bu dönüşüm, Maden Yasası’nın jeotermal kaynaklarla ilgili ve 1 yıldır uygulaması ertelenen geçici maddesi uygulanarak hemen gerçekleştirilmelidir.
Jeotermal Kaynaklar Yasası, buraya kadar dile getirilen gerçekler ve kaygılar gözetilerek hazırlanıp geciktirilmeden çıkarılmalı ve Dikili Kaynarca Jeotermal kaynakları çok başlılıktan ve telef olmak tehlikesinden kalıcı biçimde kurtarılmalıdır.
DEĞİNİLEN KAYNAKLAR
Aksoy, N. and Serpen, U., 2005, Reinjection Management in Balçova Geothermal Field, Proceedings of WGEC 2005,
Cataldi, R., 2001, Sustainability and Renewability of Geothermal Energy, Int. Sci. Conf. on Geothermal Energy in Underground Mines, Italy
Hodgson, S.F., 2000, Twenty-Three Views of the Geysers Geothermal Field, What Was Said, Proceedings of WGEC 2000, Vol 2, p 615-619
Lovekin, J., 2000, The Economics of Sustainable Geothermal Development, Proceedings of WGEC 2000, p 843-848
Orkustofnun Working Group, İceland, 2001, Sustainable Production of Geothermal Energy-Suggested Definition, IGA News, no. 43, January-March 2001, p. 1-2
Pearce, D. W. and Warford, J. J., 1993, World Without End -- Economics, Environment, and Sustainable Development: The World Bank
Pritchett, J.W., 1998, Modelling Post-Abandonment Electric Capacity recovery for a Two-Phase Geothermal Reservoir, Geothermal Resources Council Transactions, Vol 22, p.521-528
Rybach, L., Megel, Th., Eugster, W.J., 2000, At What Time-Scale are Geothermal Resources Renewable, Proceedings of WGEC 2000, Vol 2, p 867-873
Rybach, L., 2003, Sustainable Use of Geothermal Resources: Renewability Aspects, IGC2003 Short Course, The United Nations University
Rybach, L., 2005, Geothermal Energy: Sustainability and Environment, Proceedings of WGEC 2005,
Serpen, U. and Aksoy,N., 2004, Reinjection Experience in Gönen Field of Turkey, Procc. Of 29nth Workshop on Geothermal Reservoir Engineering Stanford Univercity,
Serpen, U., 2005, Jeotermal Sahalarda Sürdürülebilir ve Yenilenebilir Rezervuar Potansiyeli
Stefansson, V., 2000, The Renewabilityof Geothermal Energy, Proceedings of WGEC 2000, Vol 2, p 879-883
Stefansson, V. and Axelsson, G., 2005, Sustainable Utilization of Geothermal ResourcesThrough Stepwise development, Proceedings of WGEC 2005
Wright, P.M., 2001, The Sustainability of Production from Geothermal Resources, http://geoheat.oit.edu/bulletin/bull19-2/bull19-2.htm
Dikili-Kaynarca Jeotermal Sistemi'nde Sürdürülebilir İşletme
Tahir ÖNGÜR, Jeoloji Yüksek Mühendisi, Geosan AŞ
Dr Ümran SERPEN, Petrol Yüksek Mühendisi, İTÜ
ÖZET
Ülkemizde ilk günden beri jeotermal kaynağın yeni, yenilenebilir ve temiz bir enerji kaynağı olduğundan söz edilir.
Ancak, gerek dünyada işletmeye alınan sahalar ve gerekse ülkemizde yaşananlar bunun gerçek olmadığını ve bu konuyu doğru anlamaz isek, çevre ve insan sağlığına zarar verecek şekilde kirli ve zaman zaman geri dönülmez düzeye de ulaşarak yenilenemeyen, tükenen bir kaynak işletmesinin yürütüldüğünü ortaya koymuştur. Ne yazık ki, bunun örnekleri çok yaygındır. Ülkemizde, hele kent ısıtmasında kullanılan sahalarda bunun oldukça ilerlemiş belirtileri görülüyor.
Sahaların kapasitelerini aşan tesis izinleri veriliyor. Nerede ise kullanıma alınan bütün sahalarda rezervuar basınçları düşüyor, kaynaklar tükeniyor. Yanlış yerlerde açılan geri basma kuyuları rezervuar sıcaklıklarını düşürmeye başladı. Atık suların çevredeki çaylara boşaltıldığı sistemler var. Kızıldere’deki tek jeotermal enerji santralımızdan artan atık akışkan nerede ise 40 yıldır Menderes Nehrine boşaltılıyor. Ağrı Diyadin’de Özel İdare’nin aklı çelinip kurulan Jeotermal sistemin içindeki sıvı CO2 fabrikası, pazarı olmadığı için çalıştırılamadı; şimdi, sökülüp batıya taşınıyor. Van, Erciş’teki sıcak sularla kent ısıtılacak umuduna kapılan yerel yönetimin alıp sahaya yaydığı 20 km özel boru, yapılan sondajda istenen miktarda akışkan sağlanamadığı için ortada kaldı. Bursa’nın zaten doğal gazla ısınan semtlerinde binlerce konutun jeotermal kaynakla ısıtılacağı umudu, Belediye’yi de etkileyip tüm karşı çıkışlara karşın sondaj yapılınca binlerce yıllık doğal ve kültürel mirasımız olan Kükürtlü ve Kocamustafa Kaplıcaları’nın suyu kesildi. Emet, Haruniye, vb belediyeler yarım kalan yatırımlarını tamamlayacak girişimcileri arıyor….
Dikili-Kaynarca-Kocaoba Jeotermal Sahası oldukça incelenmiş bir sisteme sahip. Ancak, rezervuar mühendisliği açısından derlenmesi ve izlenmesi gereken bilgi ve veriler henüz ortada yok. Buna karşılık, durmadan sondajlar yapılıp kullanım hakları veriliyor.
Bu nedenle, bu bildiride br kez daha dünyadan örneklerden yola çıkılarak Dikili-Kaynarca-Kocaoba Jeotermal Sahası’nı tehdit eden gelişmelere dikkat çekilip bu konu tartışmaya açılacaktır.
GİRİŞ
Dünyada çağdaş anlamda jeotermal kaynak üretimi yaklaşık 100 yıldır yapılıyor.
Hep jeotermal kaynakların yeni, yenilenebilir ve temiz bir enerji kaynağı olduğundan söz edilir.
Yatırımlar bu tanıtımla özendirilmeye ve uygulamanın önündeki engeller aşılmaya çalışılır.
Ancak, gerek dünyada işletmeye alınan sahalar ve gerekse ülkemizde yaşananlar bunun gerçek olmadığını ve bu konuyu doğru anlamaz isek, çevre ve insan sağlığına zarar verecek şekilde kirli ve zaman zaman geri dönülmez düzeye de ulaşarak yenilenemeyen, tükenen bir kaynak işletmesinin yürütüldüğünü ortaya koymuştur.
Ne yazık ki, bunun örnekleri çok yaygındır.
Dünya Jeotermal Kongresi’nin 5.si bir yıl önce ülkemizde, Antalya’da yapıldı ve dünyanın bu konuyu ayrıntılı biçimde tartışmakta olduğunu gördük. Dünyada çeşitli sahalarda yürütülegelen yer yer denetimsiz ve yer yer de yanlış üretim yaklaşımları sonucunda neler yaşandığının örneklerini gördük. Bu açıdan ülkemizde neler olabileceğini anlamak için bu bir şans. Geleceği öngörebilmek ve uygulamalara bugünden sağlıklı bir yaklaşımla başlamak için orada aktarılanları titizlikle gözden geçirmek gerekli.
Çünkü, ülkemizde, hele kent ısıtmasında kullanılan sahalarda bunun oldukça ilerlemiş belirtileri görülüyor. Sahaların kapasitelerini aşan tesis izinleri veriliyor. Nerede ise kullanıma alınan bütün sahalarda rezervuar basınçları düşüyor, kaynaklar tükeniyor. Yanlış yerlerde açılan geri basma kuyuları rezervuar sıcaklıklarını düşürmeye başladı. Atık suların çevredeki çaylara boşaltıldığı sistemler var. Kızıldere’deki tek jeotermal enerji santralımızdan artan atık akışkan nerede ise 40 yıldır Menderes Nehrine boşaltılıyor. Ağrı Diyadin’de Özel İdare’nin aklı çelinip kurulan Jeotermal sistemin içindeki sıvı CO2 fabrikası, pazarı olmadığı için çalıştırılamadı; şimdi, sökülüp batıya taşınıyor. Van, Erciş’teki sıcak sularla kent ısıtılacak umuduna kapılan yerel yönetimin alıp sahaya yaydığı 20 km özel boru, yapılan sondajda istenen miktarda akışkan sağlanamadığı için ortada kaldı. Bursa’nın zaten doğal gazla ısınan semtlerinde binlerce konutun jeotermal kaynakla ısıtılacağı umudu, Belediye’yi de etkileyip tüm karşı çıkışlara karşın sondaj yapılınca binlerce yıllık doğal ve kültürel mirasımız olan Kükürtlü ve Kocamustafa Kaplıcaları’nın suyu kesildi. Emet, Haruniye, vb belediyeler yarım kalan yatırımlarını tamamlayacak girişimcileri arıyor….
Dikili-Kaynarca-Kocaoba Jeotermal Sahası oldukça incelenmiş bir sisteme sahip. Ancak, rezervuar mühendisliği açısından derlenmesi ve izlenmesi gereken bilgi ve veriler henüz ortada yok. Buna karşılık, durmadan sondajlar yapılıp kullanım hakları veriliyor.
Bu nedenle, bu bildiride bir kez daha dünyadan örneklerden yola çıkılarak Dikili-Kaynarca-Kocaoba Jeotermal Sahası’nı tehdit eden gelişmelere dikkat çekilip bu konu tartışmaya açılacak.
SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK, YENİLENEBİLİRLİK, YAPILABİLİRLİK KAVRAMLARI
“Yenilenebilirlik” doğal kaynakların tüketildiği ölçüde kendini yenileyebiliyor olmasını anlatmak için kullanılan bir terim. Özellikle enerji kaynakları için çok kullanılıyor. En anlaşılabilir örnekleri güneş, rüzgar ya da hidrolik enerji. Siz onları ne denli dönüştürür ve kullanır olursanız olun doğadaki süreçler onların tükenmeden varlığını sürdürmesini sağlamaktadır. Jeotermal kaynaklar oluşumu tamamlanmış, artık değişmez ve yerinden alınırsa tükenir hammaddeler değildir. Dinamiktirler. Sürekli olarak akışkan, ısı ve kimyasallarla beslenirken, bir yandan da bunları sürekli olarak yitirmektedirler. Çoğu jeotermal sistem, yüzeyde sıcak su ya da buharlı kaynaklarla kütlesel olarak boşalmaktadır. Ama, daha önemlisi, bunların bütününde yüklenilmiş olan ısı, kaya ortamlarda ışıma, kütlesel taşınma, vb yollarla ya da akışkanın yeraltında yeraltısuyu akiferlerine karışması sırasında saçınımla da yitirilmektedir. Bu kaynak bulunup, tanınıp üretilmese bile sürekli olarak ısı yüklenmekte ve ısı yitirmektedir. Aynı şey ısı taşıyıcısı olarak akışkanlar için de söz konusudur. İnsanlar bu kaynağı üretmese de, sisteme yeni akışkan, su ve gaz katılması ve sistemden dışarıya akışkan göçü olmaktadır. Bu, bu akışkanda çözünmüş mineraller ve gazlar için de aynıdır. Ancak, bu dinamik ve dışa açık sistem kararsız bir denge oluşturmaktadır. Sistem, insan uygarlığı ile kıyaslandığında (5.000 yıl ile 1.000.000 yıl arasında değişebildiği öngörülen) sonsuz sayılabilecek denli uzun olan ömrü boyunca aldığı kadar ısıyı ve akışkanı dışa vererek kendini yenileyebilmektedir. Jeotermal kaynakların üretilip kullanılmasında sistemdeki akışkana yüklü olan ısı çekilip kullanılmaktadır. Bu ısı çekimi sistemi besleyenden çok olmadığı sürece bu kaynak yenilenebilir kalacaktır(Stefansson, 2002).
“Sürdürülebilirlik” kullanıldığı ölçüde anlamsızlaştırılmış bir terim. 1987’de Brundtland Komisyonu tarafından “Bugünkü kuşakların gereksinimlerinin, gelecek kuşaklarınkine zarar vermeden karşılamak” olarak tanımlanmasından sonra 1991 Rio, 1997 Kyoto ve 2003 Johannesburg Konferanslarında pekiştirilen bu kavramı en çok onu çiğneyenler kullanır ve tüketir oldu.
Jeotermal kaynakların sürdürülebilir üretimi, Rybach(2005)’a göre üretim düzeyinin çok uzun bir süre korunabileceği bir üretim tarzı anlamı taşıyor. Bu terime bir tanım önermek üzere oluşturulan Orkustofnun Çalışma Grubu’nun önerisi de(2001) “Her bir jeotermal sistem ve her bir üretim tarzı için altında kalındığında sistemden 100-300 yıllık çok uzun bir süre sabit enerji üretiminin sürdürülebileceği, belirli bir maksimum enerji üretim düzeyi vardır.” şeklinde.
Evrensel bir ilke olarak “Sürdürülebilirlik”, jeotermal kaynakların işletilmesinde “Yenilenebilirlik” özelliğinin sürdürülebilir olmasını gerektiriyor ve kaynağın değil, onu işletenlerin davranışını tanımlayan bir terim. Cataldi(2001)’ye göre jeotermal sürdürülebilir bir enerji kaynağı olmakla birlikte, ancak çok elverişli bazı durumlarda yenilenebilir davranabilmektedir.
Stefansson and Axelsson(2005) jeotermal kaynaklarda aşırı üretimin önce tesis kurulurken; sonra da, işletme sırasında durmadan kuyu açılması gerekeceği için aşırı yatırıma neden olacağını ve işletmecinin eninde sonunda üretim düzeyini sürdürülebilir düzeye geri çekmek zorunda kalacağını anımsatıyor.
Sanyal (2005) ise sürdürülebilir ve yenilenebilir kapasite kavramlarını geliştirip bunların birbirleri ile ilişkilerini inceliyor. Dünyanın değişik yerlerindeki 37 sahaya ilişkin verileri kullanarak bu kavramları tartışan Sanyal’a göre sürdürülebilirlik kurulu kapasiteyi amorti süresinde ekonomik olarak üretimde tutma yetisi; yenilenebilirlik ise bu kapasiteyi kaynağı tüketmeden sonsuza kadar sürdürebilmek anlamına geliyor.
Sürdürülebilir ve Aşırı Üretim Tarzları
Sürdürülebilir ve Yenilenebilir Kapasitelerin Kyaslanması
JEOTERMAL KAYNAK ÜRETİMİ VE UZUN DÖNEMDEKİ PERFORMANSI
Ne yazık ki, jeotermal kaynakların çağdaş ve ticari işletilmesinin örneklendiği son birkaç on yıllık dönem yenilenebilirlik sınırlarının kaba biçimde aşıldığı uygulamalarla dolu. Çoğu durumda jeotermal rezervuarın beslenebildiğinden fazla ısı ve akışkan çekiliyor sistemden. Bunun sonucunda bir ısı/akışkan eksikliği ortaya çıkıyor. Çoğu durumda yan kayada yeterli ısı kalmış ta olsa, önce akışkan yetersizliği yaşanıyor. Bu yüzden çoğu durumda soğuk artık akışkanın sisteme geri basılması (reenjeksiyon) uygulamaları yapılıyor olsa da, bu uygulamalarda yapılan yanlışlıklar ve zorlamalar da sistemde ısı eksikliği ortaya çıkana kadar sistemi zorluyor. Sistemin basınç ve sıcaklık koşulları geriliyor.
Bu tür gelişmeler için en tipik örnek ABD Kaliformiya’daki The Geysers sahasında olanlar. The Geysers sahası buhar egemen bir sistem. Kuru buhar çıkarılıp elektrik enerjisi üretilebiliyor. İlk olarak 1958 yılında Kuzey Kaliformniya kamu kuruluşu olan PG&E firması Magma–Thermal Ortak Girişimi’nden elektrik satın alma anlaşması yapıyor. İlk üretim 1960’da başlıyor. Yıllar geçtikçe başarılı kuyular ve yeniş santralar yapıldı. Pazar koşullarına bağlı olarak buhar fiyatları artıp eksildi, kuyu derinlikleri arttırıldı, sahanın kuzey üçte birinde açılan kuyulardan çekilen buharla birlikte korozif özellikli HCL ve H2S gibi yoğuşmayan gazlar da gelmeye başladı. Yetmedi, The Geysers’te öngörülenden daha hızlı buhar üretimi ve basınç düşümleri oluştu. 1991’de anlaşıldı ki, 1980’lerde sahada gerçekleştirilen aşırı üretim rezervuar basınçlarının başlangıçtaki 500 psi’lık düzeyden 200 psi’a düşmesine neden olmuş. Buharın azalışı üretimin de düşmesini sonuçladı. 1991’de 2.093 MW’lık kurulu elektrik üretimi kapasitesi varken üretim ancak 1326 MW idi. 1997 Mayısında, üretim 824 MW’a kadar düştü. 1997’den başlayarak işlenmiş atık su rezervuara geri basılmaya başlandıktan sonra 1999’da üretim ancak 1.000 MW’a yükselebildi. Bu süreci anlatan Hodgson (2000), 2000 yılında sahanın ve bütün kuyuların Calpine Şirketi tarafından devralındığını ve artık sahanın daha iyi yönetilebileceğini söylüyordu.
Calistoga/ABD Buhar Rezervuarında 10 yıl içinde %150 üretim düşüşü
Serpen(2005) dünyadan başka örnekler de veriyor.
Cerro-Prieto Jeotermal Sahası’nın şu anki kurulu gücü 620 MWe. Geçmişte yapılan 25 yıllık üretim sonucu sığ rezervuar basıncı 1 bar/yıl hızla düşmektedir. Sıcaklık ise 25 yılda 25oC düşmüştür. Derin rezervuardan daha çok üretim yapıldığı için soğuk akiferlerden gelen sular orada daha ciddi sıcaklık düşümü yaratmışlardır. Cerro-Prieto sahasının kurulu gücünü sürdürebilir tutabilmek ve azalımı telafi edebilmek için her yıl 1000 t/st debide buhar üretecek kuyuların delinmesi gerekmektedir.
Wairakei Jeotermal Sahası’nda kurulu güç 165 MWe . Bu sahadan, ortalama 140 MWe güç üretilmektedir. Geçmiş 40 yıl içinde rezervuar sıcaklığı 260oC’tan 230oC seviyesine, sıvı zondaki basınç ise 50 bar’dan 25 bar seviyesine inmiştir. Üretilen sıvının %30’unun 1970 yılından itibaren tekrar-basılması, basınç düşümünü azaltmıştır. Bu nedenle, tekrar-basma miktarının %50’ye çıkarılması planlanmaktadır. Rezervuar model çalışmaları, sahanın 2050 yılına kadar sürdürülebilir üretim yapabileceğine işaret etmektedir[9].
Kosta Rika’daki Miravalles Jeotermal Sahası’nda 150 MWe kurulu güç bulunmaktadır. Sahadan 7 yılda 215x106 ton akışkan üretilmiştir. İlk aşamada kurulan 55+15 MWe’lık ünitenin çalışması sırasında rezervuarda basınç düşümü 1.5 bar/yıl iken, bu güç 120 MWe’a çıktığında basınç düşümü 2.1 bar/yıla yükselmiş ve en son 9 ay boyunca 150 MWe üretim yapılırken de 2.7 bar/yıl olmuştur. Aslında, sahadaki basınç düşümü endişe vericidir. Halbuki, modelleme çalışmaları, sahadaki basınç düşümünün 0.73-1 bar/yıl olacağını tahmin etmişti[10]. Bu sahada gelişmenin çok hızlı gerçekleştildiği ve sahanın sürdürülebilir üretimin kapasitesinin bu değerlerin altında olabileceği düşünülebilir. Sahanın üretim ve injeksiyon yapılan bölgelerinin ayrı tutulması da basınç düşümünün engellenememesine neden olabilir.
El Salvador’daki Ahuacahapan Jeotermal Sahası’nda ilk 35 MWe’lık ünite 1976 yılında üretime başlamıştır. Bundan üç yıl sonra çalışmaya başlayan ikinci 35 MWe’lık ünitenin arkasından “double flash” üçücü 30 MWe’lık ünite devreye alınmıştır. Ancak bir müddet sonra, saha bu üç üniteyi besleyememiş ve sürdürülebilir üretim 45 MWe olarak devam etmektedir.
Nikaragua’daki Momotombo Jeotermal Sahası’nda iki adet toplam kurulu gücü 75 MWe olan bir santral ile üretime 1983 yılında başlanmıştır. Yaklaşık 10 yıl sonunda üretim 40 MWe’a düşmüştür. Daha sonraki 7 yılda üretim 7 MWe’a kadar düşmüş, yapılan kuyu tamamlama işlemleriyle üretim 30 MWe seviyesine geçen yıl çıkarılmıştır. Bu sahanın üretiminin işletme sorunları nedeniyle çok düşmesine rağmen, sürdürülebilir kapasitesinin kurulu güç kadar olmadığı kesindir.
BİLİNÇSİZ VE DENETİMSİZ ÜRETİMİN BİZDEKİ ÖRNEKLERİ
Ne yazık ki kısa jeotermal işletmecilik geçmişine karşın ülkemiz bilinçsiz ve denetimsiz üretim uygulamaları sonucu jeotermal kaynaklarının tükenme sürecine sokulmasının zengin(!) örnekleriyle dolu.
Örneğin Gönen’de 16-17 yıldır arttırıla arttırıla 2500 konutun jeotermal kaynakla ısıtılma sürecinde basınçların 6 bar ve sıcaklıkların 10-15°C düştüpğüğ, rezervuardaki statik su düzeylerinin 60 m’ye indiği gözlenmiş (Serpen ve Aksoy, 2004).
Sıcaklık 6°C düşünce yeraltından çekilen akışkan miktarını %30 arttırmak gerekmiş. Bu rezervuara soğuk su girmesini arttırırken sıcaklık düşümünü hızlandırmış. Geri basma uygulamasında yapılan yanlışlar da soğumaya katkıda bulunmuş. Sıkıuşıldıkça daracık alanda yeni kuyular açılmış. Kuyu sayısı 16 yılda 16’ya erişmiş.
Gönen’deki bir kuyuda 18 yıl ara ile yapılan iki teste ilişkin eğriler(Serpen ve Aksoy 2004’ten)
Agamemnon Jeotermal alanından da 1996’dan beri Balçova’da 1,6 milyon m2 konut ısıtılıyor. Sahada iç içe çok sayıda ve farklı derinliklerde kuyular açılıp üretim ve geri basma yapılmış. Burada da yapılan üretime bağlı olarak su düzeyi ve basınç düşümleri tipik (Serpen and Aksoy, 2004).
Bir Balçova Kuyusunda üretim-geri basma farkının eklenik değeri(mavi) ile su düzeylerinin değişimi
Buna ek olarak özellikle sığ kuyularda 6-7°C kalıcı soğumalar belirlenmiş durumda.
Yine Serpen(2005)’e göre ülkemizde jeotermal enerjiden elektriğin ilk olarak elde edildiği Kızıldere Jeotermal Sahası’ndan geçen 17 yılda ortalama brüt 10 MWe, net 7.5 MWe güç üretilmiştir. Santralın kurulu gücü 17.5 MWe’tır. Sahada 17 yıl boyunca yaklaşık 10 bar’lık bir basınç düşümü gözlenmiştir. Sahada tekrar-basma işlemi hiç uygulanmaması basınç düşümünün başlıca nedenidir. Bu sahanın sürdürülebilir gücünün üretilenden daha fazla olduğu konusunda önemli veriler bulunmaktadır. Sahanın üretiminin düşük kalmasında ülkemizin idari yapısındaki bazı sorunlardan kaynaklanmaktadır.
Afyon-Gecek Jeotermal Sahası ise dört bin konutun ısıtılmasında kullanılmakta ve burada son 5 yılda rezervuar basıncının 4.5 bar azaldığı gözlenmiştir. Bu sahada hiç tekrar-basma işlemi yapılmamış ancak son yılda sahanın dış kenarlarından yapılmaya başlanan tekrar-basma işlemi saha yerine başka bölgelerde etkili olmuştur. Bugünlerde basıncı hızla düşen ve alarm veren bu sahadan 4000 konutun daha ısıtılması planlanmaktadır.
DÜNYADA ÖNERİLENLER
Jeotermal rezerevuarlarda yaratılan gerileme ve çöküşün nasıl giderileceği üzerinde yavaş yavaş yaygınlaşan bir tartışma var. Önce kavramsal olarak üretimin durdurulduğu jeotermal rezervuarların nasıl davranabileceği ve kendini onarabilip onaramayacağı üzerinde duruldu.
Rybach(2000 ve 2003), sayısal modellemeler kullanarak rezervuar koşullarının kendini onarmasının hızlı başlayıp giderek yavaşlayan teğetsel bir süreçle olduğu ve sahanın ilksel özelliklerinin ise ancak sonsuz zamanda geri kazanabildiği sonucuna vardı. Buna karşılık pratik bir yenilenme, sözgelimi ilksel koşulların %95’ini geri kazanmanın çok daha kısa bir sürede sağlanabileceğini:örneğin, elektrik üretiminde kullanılan yüksek entalpili rezervuarlarda yerel koşullara bağlı olarak birkaç yüz yıl; mekan ısıtmalarında kullanılan kuyu çiftlerinde 100-200 yıl; tek yapıların ısıtılmasında kullanılan sığ ısı pompası uygulamalarında da kabaca üretimde geçen bir süre kadar zaman alacağını ileri sürmüştü.
Stefansson(2000) İzlanda’da 75 yıldır üretim yapılan Laugarnes sahasını örnek alıp ilk 25 yılda kendi akan kuyularda su düzeyleri 120 m düştükten sonra dalgıç pompalarla akışkan çekilebilmesine karşın rezervuarın soğuk su ile beslenip bunu ısıtabilme yeteneğinden ötürü üretimin hiç aksamadığını ve sahanın yenilenebildiğini anlatmakta.
İzlanda’nın Başkenti Rejkjavik’teki Laugarnes Sahasında Üretim ve Su Düzeyleri
Pritchett(1998) iki fazlı bir jeotermal rezervuardaki basınçların üretime son verildikten 50 yıl sonra %68’inin, 100 yıl sonra %88’inin ve 250 yıl sonra %98’inin; sıcaklığın üretime son verildikten 50 yıl sonra ancak %9’unun, 100 yıl sonra %21’inin ve 250 yıl sonra %77’sinin; ve buhar oranının üretime son verildikten 100 yıl sonra %5’inin ve 250 yıl sonra %55’inin geri oluştuğunu hesapladı.
Bu durumda sahaların dönemsel olarak bir üretime alınması ve bir dönem üretilmeyip kendini toparlaması ussal bir yol olarak gündeme getirilmektedir.
Dönemsel Üretim
Tartışılan bir başka konu da, rezervuarın zarar göreceği bir aşırı üretimin daha mı kârlı olduğu? Lovekin(2000), rezervuarı zayıflatan, bunun sonucunda çok sayıda yeni kuyu açılmasını gerektiren, tesislerin bir süre sonra düşük kapasite kullanımı ile çalıştırılmasının ekonomik olarak daha fizibıl olduğu sonucuna varıyor. Elbette yalnızca yatırımcı ve yatırım açısından!
Oysa Cataldi(2001) ise, gerçek kalkınmanın ancak ekolojik ekonominin izlenmesiyle olanaklı olduğunu anımsatıyor. Wright(2001) şu irdelemeyi yapıyor: “Bugün alışılmış ekonomik analiz yöntemlerinin yerine yeni yöntemlerin bulunması gerekiyor. Projelerin konvansiyonel analiz yönteminde gelecekte elde edilecek bir değerin, örneğin jeotermal üretimden elde edilen gelir akışının bugünkü değerinin belirlenmesi için bir indirgeme oranı kullanılır. Göreli olarak uzun bir süre için bu yapıldığında, gelecekteki jeotermal üretimin bugünkü değeri çok küçük bulunur. Örneğin, 30 yılda gelecek 1.000,-USD’nin %10 faiz oranına göre bugünkü değeri 57 USD bulunur. Bu 100 yıl için yapıldığında aynı 1.000 USD’nin bugünkü değeri yalnızca 0,07 USD’ye düşer. Gelecekte kazanılacak olan varlıkların değerlendirilmesinde izlenen bu yönteme göre yatırımcının jeotermal kaynaktan sürdürülebilir bir tarzda enerji elde etmesi için çok az ekonomik teşvik vardır.” Wright, Pearce and Warford (1993)’un önerdiği şekilde “ Toplam Ekonomik Değer (TED) kavramı proje bazında ekonomik çözümlemelere çevresel ve sürdürülebilirlik kaygılarının da katılmasını sağlamaktadır. Bir kaynağın TED’i doğrudan kullanım değeri, dolaylı kullanım değeri, seçenek kullanım değeri ve var olma değerinden oluşmaktadır. Enerji kaynaklarının doğrudan kullanım değeri çok açıktır ve kullanılagelen ekonomik çözümlemelerle verilebilmektedir (yeter ki, kaynağın kullanılmasının dışsal maloluşlarını da içersin). Dolaylı kullanım değeri ekologlarca verilebilir ve önemli ancak enerji kaynakları için hesabı oldukça güçtür. Seçenek kullanma değeri hükümetler ya da bireylerin bir kaynağın gelecekte kullanılabilmesi için korunmasının bedelini ödeme konusundaki isteklilikleridir. Var olma değeri de doğal varlığın görsel güzelliği gibi tüm öteki değerleridir. TED, jeotermal enerji kaynakları gibi doğal varlıkların değerlendirilmesinde çok kapsamlı bir çatı sağlamaktadır.” açıklamaları ile başka bir yaklaşımın zorunluluğunu ortaya koyuyor.
Salt ekonomik bağlamda bile uygun bulmadıkları aşırı üretime karşı Stefansson and Axelsson(2005) sahaların aşamalı bir yaklaşımla geliştirilmesini öneriyor. Yazarlar bu yolla hiçbir aşamada fazla yatırım yapılmamış ve sistemin zarar görmemiş olacağını belirtiyor.
Önerilen Aşamalı Geliştirme
DİKİLİ NASIL BAŞLADI?
Dikili Kaynarca Jeotermal kaynakları henüz geliştirilmeden kullanılmaya başlandı. Saha MTA ve daha sonra JICA tarafından araştırıldı. Keşif kuyuları yapıldı. Ancak, henüz bir rezervuar modellemesi yokken, gerekli testler yapılmamışken ve sürdürülebilir ve yenilenebilir işletme planları ve bunların uygulama programları tasarlanmamışken, arama amacı ile açılmış olan kuyular tek tek üretime alındı. Rezervuar gereğince tanınmadan başlatıldığı için bu aşamalı bir geliştirme de değil. Rastgele açılmış olan var olan kuyular giderek artan biçimde farklı kullanımlara kiralanıyor. Sahanın ve rezervuarın bir yönetimi yok. Yetkili ve sorumlu bir mühendis yok. Üretim sürecinin rezervuara ve sisteme olan etkileri izlenmiyor, gözlemlenmiyor ve bu yolla elde edilmesi gereken veriler derlenip işlenmiyor.
Saha giderek The Geysers’te olduğu gibi çok başlı bir yönetim sürecine girdi.
İşin kötüsü saha için önerilen kavramsal model (JICA, 1998) oldukça karmaşık ve heterojen bir rezervuar jeolojisinin, akışkan dolaşımının ve P-T koşullarının geçerli olduğunu ortaya koyuyor.
JICA’nın Dikili Kaynarca Jeotermal Sistemi İçin Önerdiği Kavramsal Model
GELECEĞİ GÖRMEK
Bu ortama yapılacak müdahalelerin sistemin neresinde nasıl bir etki yapacağını öngörmek son derece güç. Bu ancak, izlemek, sık sık test etmek ve hazırlanacak sayısal rezervuar modelini durmadan yenilemeyi gerektiriyor. Bu sahanın “Sürdürülebilir Kapasitesi”, “Yenilenebilir Kapasitesi”nin olsun olsun birkaç katı mertebesindedir. Bu nedenle, yanlış bir üretim düzeyinin seçilmesi sahanın hızla tükeniş sürecine girmesine ve doğal kaynağın telef edilmesinin yanında yapılan yatırımların da geri dönememesine neden olacaktır.
ŞİMDİ TAM ZAMANI
Bu olumsuz olasılığı önlemek, geri çevirmek için şimdi tam sırası.
Sahada yeni hakların dağıtılması hemen durdurulmalıdır.
Bugüne değin verilmiş kullanım hakları güvence ve elbette denetim altına alınarak sahanın geliştirilmesi ve işletilmesi tek elde toplanmalıdır.
Bu sorumluluk ve yetke MTA’dan alınıp “Dikili Jeotermal”e verilmelidir.
Bu dönüşüm, Maden Yasası’nın jeotermal kaynaklarla ilgili ve 1 yıldır uygulaması ertelenen geçici maddesi uygulanarak hemen gerçekleştirilmelidir.
Jeotermal Kaynaklar Yasası, buraya kadar dile getirilen gerçekler ve kaygılar gözetilerek hazırlanıp geciktirilmeden çıkarılmalı ve Dikili Kaynarca Jeotermal kaynakları çok başlılıktan ve telef olmak tehlikesinden kalıcı biçimde kurtarılmalıdır.
DEĞİNİLEN KAYNAKLAR
Aksoy, N. and Serpen, U., 2005, Reinjection Management in Balçova Geothermal Field, Proceedings of WGEC 2005,
Cataldi, R., 2001, Sustainability and Renewability of Geothermal Energy, Int. Sci. Conf. on Geothermal Energy in Underground Mines, Italy
Hodgson, S.F., 2000, Twenty-Three Views of the Geysers Geothermal Field, What Was Said, Proceedings of WGEC 2000, Vol 2, p 615-619
Lovekin, J., 2000, The Economics of Sustainable Geothermal Development, Proceedings of WGEC 2000, p 843-848
Orkustofnun Working Group, İceland, 2001, Sustainable Production of Geothermal Energy-Suggested Definition, IGA News, no. 43, January-March 2001, p. 1-2
Pearce, D. W. and Warford, J. J., 1993, World Without End -- Economics, Environment, and Sustainable Development: The World Bank
Pritchett, J.W., 1998, Modelling Post-Abandonment Electric Capacity recovery for a Two-Phase Geothermal Reservoir, Geothermal Resources Council Transactions, Vol 22, p.521-528
Rybach, L., Megel, Th., Eugster, W.J., 2000, At What Time-Scale are Geothermal Resources Renewable, Proceedings of WGEC 2000, Vol 2, p 867-873
Rybach, L., 2003, Sustainable Use of Geothermal Resources: Renewability Aspects, IGC2003 Short Course, The United Nations University
Rybach, L., 2005, Geothermal Energy: Sustainability and Environment, Proceedings of WGEC 2005,
Serpen, U. and Aksoy,N., 2004, Reinjection Experience in Gönen Field of Turkey, Procc. Of 29nth Workshop on Geothermal Reservoir Engineering Stanford Univercity,
Serpen, U., 2005, Jeotermal Sahalarda Sürdürülebilir ve Yenilenebilir Rezervuar Potansiyeli
Stefansson, V., 2000, The Renewabilityof Geothermal Energy, Proceedings of WGEC 2000, Vol 2, p 879-883
Stefansson, V. and Axelsson, G., 2005, Sustainable Utilization of Geothermal ResourcesThrough Stepwise development, Proceedings of WGEC 2005
Wright, P.M., 2001, The Sustainability of Production from Geothermal Resources, http://geoheat.oit.edu/bulletin/bull19-2/bull19-2.htm
Sunday, February 12, 2006
BİLİNEN EN İYİ TEKNOLOJİ İMİŞ ! (II)
SU KAYNAKLARIMIZ VE YERALTISUYU KUYULARIMIZ KURUYACAK MI?
Tahir Öngür, Jeoloji Yüksek Mühendisi
Kanada’da kurulu küçük bir şirket, Eldoradogold ülkemizde sahibi olduğu Tüprag AŞ eli ile Uşak Kışladağ’da altın yatağını işletmeye hazırlanırken, işletme sırasında kullanacağı suyu nasıl sağlayacağını da araştırmış.
Gereksineceği suyun büyük bölümünü işletme alanından 13 km uzaklıkta, Ulubey yakınlarında seçtiği bir yerde açacağı 3 derin sondaj kuyusu ile, yeraltısuyunu çekerek karşılamaya karar vermiş.
Geçtiğimiz günlerde bu suyu işletmeye aktaracağı boru hattının meralarından geçirilmesine karşı çıkan İnayköy’lüler jandarmadan dayak yedi, yararlananlar, gözaltına alınanlar ve tutuklanan oldu.
Yöre, içme, kullanma ve sulama açısından yeraltısuyu kaynaklarına bağımlı. Bu, belli ki tarih boyunca da böyle olmuş. Yörede önemli kaynak suyu çıkışları var ve buralara geçmişte kutsallık varsayılmış. İnayköy’deki eski çeşme ve sunak kalıntıları bunu gösteriyor.
Tüprag’a bakılırsa yapacağı yeraltısuyu çekimi çevreye, yeraltısuyu kaynaklarına, kuyulara ve kaynaklara zarar vermeyecek.
ÇED SÜRECİ
İşletme için hazırlanan Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) Raporu için
18.01.2002’de Format başvurusu yapılmış
24.01.2002’de Format gönderilmiş Rapor 14 ayda hazırlanmış ve
27.03.2003’te Çevre ve Orman Bakanlığı’na sunulmuş, Rapor hemen
08.04.2003’te formata uygun bulunmuş ve çoğaltılmış, sonra işler aynı hızla ilerlemiş
01.05.2003’te 1. İnceleme Değerlendirme Kurulu toplantısı
13.05.2003’te halkın katılımı toplantısı
22.05.2003’te 2. İDK toplantısı ve
30.05.2003’te de 3. İDK toplantısı yapılmış.
İDK’da yer alan kamu kurumlarının hepsi, bu arada MTA ve DSİ Genel Müdürlükleri de “olumlu” görüş bildirmiş. Toplantılara DSİ’nden Mühendis(?) Mertkan Erdemli, MTA’dan da Jeoloji Y. Mühendisi Enver Deveciler katılmış.
Haziran 2003 ayı başında Şirket gerekli belgeleri teslim etmiş, öteki bakanlıklara görüşleri sorulmuş, yanıtları alınmış ve ÇED Olumlu kararı yazı ile
27.06.2003’te Şirket’e bildirilmiş.
ÇED Raporunu, ülkemizden ENCON, İngiltere’den Knight Piesold Consulting ve Kanada firması Planning Alliance firmaları birlikte hazırlamış.
ÇED RAPORU VE EKLERİNDE SU
Rapor’da su kullanımı, yeraltısuyu kaynakları ve hidrojeoloji olgularının anlaşılmasına değgin olarak, “1.2.6.’de, Yardımcı Tesisler ve Altyapı” (syf. 1-27), “I.3.5’te, Proses ünitelerinde ihtiyaç duyulan su miktarı ve hizmetler” (syf. I.52-53), “I.3.6. Su Yönetimi” (syf.1.55-59), “4.2.1. Meteorolojik ve iklimsel özellikler” (syf.4.8-17), “4.2.2. Jeolojik özellikler” (syf.4.18-26), “4.2.3. Yer altı ve termal su kaynaklarının hidrojeolojik özellikleri” (syf. 4.27-70), “4.2.4. Yüzeysel su kaynaklarının hidrolojik ve ekolojik özellikleri” (syf. 4.71-86), “5.1.3. Zemin emniyetinin sağlanması, taşkın önleme ve drenaj işlemleri” (syf.5.12-14), “5.1.7. Proje kapsamındaki su temini sistemi, suyun temin edileceği kaynaklardan alınacak su miktarları, bu suların kullanım amaçlarına göre miktarları” (syf. 5.35-38), “5.2.8. Faaliyet ünitelerinde kullanılacak suyun hangi prosesler için ne miktarlarda kullanılacağı” (syf. 5.115-126) ve “6.3. Mevcut su kaynaklarına etkiler” (syf. 6.31-65) bölümlerinde değinmeler bulunuyor.
“1.2.6.’de, Yardımcı Tesisler ve Altyapı” alt bölümünde işletme ve yardımcı tesisleri kapsayan ortalama su gereksiniminin, 1. aşama’da 31,4 l/sn ve 2. Aşama’da 53,3 l/sn olarak öngörüldüğü belirtiliyor (syf. 1-27). Bunun yaklaşık yarısının İnayköy GD’sunda açılacak kuyulardan sağlanacağı ve bundan yöredeki yeraltısuyu kullanımının etkilenmeyeceği belirtiliyor.
“I.3.5’te, Proses ünitelerinde ihtiyaç duyulan su miktarı ve hizmetler” alt bölümünde (syf. I.52-53), yukarıdaki kestirimler yinelenip bunun, büyük bölümünün cevherin adsoplanması ve buarlaşarak eksilen yığın liçi çözeltisinin tamamlanması için gerekeceği belirtilmektedir. Bunun yanında, yolların sulanması, kullanma suyu, proses ve ADR birimlerinde tozun önlenmesi, kimyasalların karıştırılması, karbonun asitle yıkanması, yangına karşı güvenlik ve öteki uygulamalarda su kullanılacağı sayılıyor.
“I.3.6. Su Yönetimi” (syf.1.55-59) bölümünde su gereksinimine ilişkin yukarıda aktarılan öngörülere ek olarak gereksinimin doruğa ulaşacağı (hiç yağmur yağmayacak ve buharlaşmanın, örtalama buharlaşma değeri olan %50’den çok olacağı durumlarda) su gereksiniminin 36,3 l/sn (1. Aşama’da) ve 60,2 l/sn’ye (2. Aşama’da) çıkacağının öngörüldüğü belirtiliyor. ÇED Raporu’na göre yağış ve cevherin doğal neminin bu gereksinimin yarısını karşılayacağı ve gereksinimin kalan yarısının da tasarlanan yeraltısuyu kuyularından sağlanacağı belirtiliyor. Ocak alanının sudan arındırılması ve yüzey sularının toplanmasına bir umut bağlanmadığı açıkça belirtilmektedir.
3 kuyudan çekilecek olan yeraltısuyu ise 200 mm çaplı 13 km uzunluklu 25 atm basınca dayanıklı bir boru hattı ile işletmeye ulaştırılacaktır.
Bu bölümde verilen Tablo.1.7’de projenin su dengesi sergilenmektedir. Burada su kuyularından, cevherin neminden ve yağıştan sağlanacak sularla; buharlaşma, yığın liçinde adsorbsiyon, yol sulama, kamyon yıkama, kullanım ve kanalizasyon için tüketilecek suyun değişik aşamalarda en az ya da en çok değerleri kıyaslanmaktadır.
Burada, dikkati çeken bazı çarpıcı sayıların üzerinde durmaya değer. Su gereksiniminin yaklaşık ¼’inin cevherin neminden karşılanacağının belirtilmesi düşündürücü görünüyor. 1. Aşama’yı ele alalım. Yılda 6,5 milyon ton cevher çıkarılacak. Cevherin birim hacim ağırlığını 2,3 t/m3 almışlar. Yılda, 2,826 milyon metreküp kaya sökülecek. Tablo.1.7’ye bakılırsa cevher ile birlikte 30,1 m3/saat su gelecek. Yıl boyu 263676 m3 su. Bunun için kayanın su kapsamı %10,7 olmalı. Bu değer, 2. Aşama için verilen değerlere göre de % 9,3 bulunuyor. Yani kayanın yerindeki nem kapsamının %10 dolayında olduğu kabul edilmiş. Bu hiç te doğru bir kabul olarak görülmüyor. Cevheri oluşturan volkanik kayaların doğal su kapsamları genellikle %2-3 mertebesindedir. Konuya ilişkin herhangi bir temel kitapta buna ilişkin genel tablolara bakıldığında bu görülebilir. Bu durumda, gereksinilecek suyun dörtte birinin, öngörüldüğü gibi kayanın neminden karşılanabileceği kabulü gerçekçi değil. Büyük olasılıkla, toplam gereksinimin kayanın neminden sağlanabilecek bölümünün %7-8 dolayında kalması ve bu kabulden eksilecek %17 kadar suyun da zorunlu olarak kuyulardan sağlanması gerekecek.
Öte yandan, tüketim kategorileri arasında sayılmıyor olsa da, yığın liçinden önce öğütülmüş cevherin kireçle birlikte aglomerasyonunda nem içeriğinin %5’e çıkarılması gerektiği (demek ki öğütülmüş cevherin nem içeriği öyle %9-10 değil!) ve bunun için karışıma su da katılacağı raporun başka yerlerinde bir güzel anlatılıyor. Bu durumda yılda 6,5-10 milyon ton (2,8-4,3 milyon m3) cevher için, içerdiği neme ek olarak yılda 140000-215000 m3 su gerekli. Yani, yalnızca öğütülmüş cevherin aglomerasyonu için ortalama 16,0-24,5 m3/saat su gerekli. Hesapta bu da yok. Bu eleştiri haklı ise, yaklaşık 7 lt/sn kadar olacak olan bu suyun da yine kuyulardan çekilmesinin gerekeceği açık.
Çağdaş bir yerleşimde değişik (temizlik, yemek, tuvalet, vö) gereksinimler için kişi başına 150 m3/gün su tüketildiği gerçeği göz önüne alındığında yalnızca işletmede çalışanların tüketiminin 1,875 m3/saat olacağı açık. Oysa, Tablo.1.7’de kullanım ve kanalizasyon için öngörülen miktar 0,6 m3/saat. Yani, anlaşılan çok tutumlu davranılacağı, günde kişi başına 2 teneke su ile yetinilebileceği öngörülmüş. Bu yaklaşımın öteki tüketim kalemleri için de izlendiği, kamyon yıkama için öngörülen 2,5 m3/saat, ya da yol sulama için öngörülen 6,7 m3/saat’lik ortalama tüketim öngörülerinden de anlaşılıyor. Dev işletmedeki yolların saatte 1 tankerden az su ile sulanabilip tozlaşmanın önüne geçilebileceğine kimsenin inanması beklenemez. Tüketimi az göstermeye yönelik saptırmalar en az 3-4 kat kadar.
Bu durumda, işletmenin su gereksiniminin 53,3-60,2 lt/sn’yi çok aşacağı ve büyük olasılıkla 100 lt/sn’ye çıkabileceğini düşünmek için bir çok neden var. Üstelik, bu suyun öngörüldüğü şekilde yarısının değil, çok daha fazlasının yeraltısuyu kuyularından çekilmesinin gerekeceği de açık.
Zaten, kuyu alanından işletmeye döşenecek boru hattının çapının 200 mm seçilmesinin de başka bir anlamı olamaz. Williams-Hazen eşitliği, 200 mm çaplı çelik ya da YYPE boru ile aktarılabilecek su debisini 80 lt/sn olarak vermektedir.
“4.2.1. Meteorolojik ve iklimsel özellikler” (syf.4.8-17) bölümünde yörenin meteoroloji verileri sergileniyor. Bunlar, Eşme ve Ulubey’deki DMİ gözlemevlerinin uzun dönemli kayıtlarından sağlanmış ve ek olarak ta işletme alanında kurulmuş olan bir başka gözlem durağında 2 yıllık bir sürede derlenmiş veriler de sergilenmiş. Sıcaklık, yağış, bulutluluk, bağıl nem, buharlaşma ve rüzgar verileri yörenin suya ilişkin değerlendirmek açısından önem taşıyor ve bu metnin ilerideki bölümlerinde bunlardan önemli ölçüde yararlanıldı.
“4.2.2. Jeolojik özellikler” (syf.4.18-26) bölümünde Yazıcıgil, vö(2000) raporundan aktarıldığı belirtilerek bölgenin jeolojisi anlatılmıştır. Buna göre, işletme alanı ve yeraltısuyu sağlanacak bölgelerin dışında yüzeyleyen Temel metamorfik ve magmatik kayalardan oluşmaktadır. Yalnızca Ulubey güneyinde ortaya çıkan mermerler su tutabilmekte; ancak, Banaz Çayı’ndaki kirlenme nedeni ile yeraltısuyu kaynağı olarak düşünülmemiştir. Bunların üzerinde yer alan tersiyer yaşlı Hacıbey Grubu birimleri yeraltısuyu açısından önemsiz bulunmuştur. Yine Tersiyer yaşlı olan İnay Grubu birimlerinden Beydağı Volkanitleri işletme ve çevresinde yaygındır ve yeraltısuyu açısından zayıf bulunmuştur. Ulubey Formasyonu ise bölgenin en yaygın birimidir, işletme alanının dışında (doğusu ve güneydoğusunda) yayılmaktadır ve yeraltısuyu içermektedir. Genellikle gölsel kireçtaşlarından oluştuğu vurgulanmaktadır. Bu istif yer yer Kuvaterner yaşlı travertenler, seki çökelleri ve alüvyonlarla örtülmektedir.
“4.2.3. Yeraltı ve termal su kaynaklarının hidrojeolojik özellikleri” (syf. 4.27-70) bölümünde yine Yazıcıgil, vö(2000) raporu; ve bunun yanında Ünlü vö(2002) tarafından yapılan yeraltısuyu modelleme çalışması kaynak gösterilerek bölgesel ve yerel hidrojeoloji anlatılmaktadır. Buna göre Metamorfik Temel, volkanitler ve genç çökellerin zayıf akifer; mermerler ve Ulubey Formasyonu tabakalarının güçlü akiferleri oluşturduğu belirtilmektedir. İşletme alanı ve yakın çevresinde yalnızca zayıf akifer niteliğindeki volkanitler yer almaktadır. Bölgenin en verimli kuyuları ve yüksek debili kaynaklar Ulubey Formasyonu’nda yer almaktadır. İşletmeye en yakın kaynak işletmeye 8 km uzaklıktaki 8-10 lt/sn boşalımlı İnayköy Kaynağıdır. Proje alanının çevresinde 25 km çaplı bir alanda 50 kuyunun varlığı saptanmıştır. Kuyu derinlikleri 255 m’ye dek inmiştir. Bunlardan 36’sı Ulubey Formasyonu’nda açılmıştır. Bunlardan 13’ünn verimi 10 lt/sn’den çoktur. Bu birimdeki kuyulardan 8’i de kurudur. Bu birimin akifer özelliklerinin çok değişken; bu değişkenliğin de karstik erime boşluklarının dağılımına bağlı olduğu belirtilmektedir. Transmissivite değeri 30 m2/gün ile 1584 m2/gün arasında değişken bulunmuştur. “Karstlaşmaya bağlı kırıklı yapıların derecesine bağlı olarak Ulubey Formasyonu’nda açılan kuyuların verimliliği kısa mesafelerde önemli ölçüde değişmektedir.” Kuyu verilerinden yararlanılarak oluşturulan Su Tablası Haritası, bölgesel yeraltısuyu akışının kuzeyden güneye ve ortalama 0,015 (%1,5) gibi yüksek bir hidrolik eğimle olduğunu ortaya koymuştur. Bölgede yüksek boşalımlı 4 kaynak bulunmakta ve tümü de Ulubey Formasyonu’ndan boşalmaktadır.
İşletme çevresinde bulunan volkanitler düşük geçirimliliklidir ve çok az yeraltısuyu içermektedir.
Ulubey Formasyonu akiferinin suları kalite açısından 1. sınıf sular olarak tanımlanmıştır.
İşletme çevresinde volkanitlerde dolaşan sular ise değişik bileşenler açısından 1.-4. sınıf arasında değişmektedir.
“4.2.4. Yüzeysel su kaynaklarının hidrolojik ve ekolojik özellikleri” (syf. 4.71-86) bölümünde bölgenin kuraklığı anımsatılmakta, yörede yalnızca mevsimlik olarak su taşıyan ve Büyük Menderes ve Gediz’e akan derelerin bulunduğuna dikkat çekilmektedir.
“5. Projenin Bölüm 4’de Tanımlanan Alan Üzerindeki Etkileri ve Alınacak Önlemler” bölümünde syf . 5.4’teki Tablo.5.1’de bir çevresel öge olarak yeraltısuyunun ancak “Yerel” (Y) olarak (işletmeye 10 km’den yakın olan yerlerde) etkilenebilecek bir öge sınıfına konduğu görülüyor. Oysa, bölgedeki yeraltısuyu kaynaklarının işletmenin doğusunda 7-8 km uzaktan başlayarak doğu ve güneydoğuya yayılan önemli bir doğal varlık olduğu ve beslenmesinin bir bölümünün de, batısında yer alacak işletme alanından gerçekleştiği burada göz ardı edilmiş. Dahası, işletmenin su gereksiniminin 12 km GD’da bir yerde açılacak kuyulardan çekileceği ve akiferin geniş bir kesiminin bundan ister istemez etkileneceği gerçeği de göz ardı edilmiş. Bu yanlış kabulün sonucunda da su kalitesi izleme ve gözlemleri yalnızca, yeraltısuyu açısından yoksul olan ve yörede bu kaynağın kullanıma konu olmadığı işletmenin yakın çevresine kısıtlı tutulmuş. Buna karşılık, yörede içme-kullanma-sulama amacı ile en çok yararlanılan yeraltısuyu üretim bölgeleri, su kalitesi izleme programına alınmamış.
“5.1.3. Zemin emniyetinin sağlanması, taşkın önleme ve drenaj işlemleri” (syf.5.12-14) bölümünde 100 yılda bir yinelenebilecek 24 saat süreli en çok yağışlarla ortaya çıkabilecek taşkın debisinin 47,3 m3/sn hesaplandığı bildirilmektedir.
“5.1.7. Proje kapsamındaki su temini sistemi, suyun temin edileceği kaynaklardan alınacak su miktarları, bu suların kullanım amaçlarına göre miktarları” (syf. 5.35-38) bölümünde kuruluş (inşaat) aşamasında yalnızca kil tabakasının sıkıştırılması için 6 lt/sn su tüketileceği; bu suyun taşıma ile sağlanacağı belirtiliyor. İşletme aşaması için ise, daha önce değinilen “Su Dengesi” tablosu yinelenmekte. Bu suyun yüzeysel kaynaklardan sağlanamayacağı anlaşıldığından Ulubey yakınlarında birbirlerine 500’er m uzaklıklı 200’er m derinlikli 3 sondaj kuyusunun açıldığı bildiriliyor. Bu saha ile ilgili bir modelleme çalışması yapıldığına değinilerek, modelin 17 yıllık işletme süresince 50 lt/sn sabit hızla su çekimine göre yapıldığı belirtilmektedir.
“5.2.8. Faaliyet ünitelerinde kullanılacak suyun hangi prosesler için ne miktarlarda kullanılacağı” bölümünde syf. 5.115-126’lar arasında işletmenin su gereksinimini karşılamak üzere 3 kuyu açılacak olan sahada yapılacak yeraltısuyu çekimlerinin Ulubey Akiferi’ne etkilerini incelemek amacı ile yapılan bir modelleme çalışması (Ünlü, vö., 2002) ile ilgili veri ve sonuçlar özetlenmektedir. Kısacası, raporun bu bölümünde sürekli oalrak 50 lt/sn su çekilmesinin akiferde önemli bir etki yaratmayacağı savlanmaktadır. ÇED Raporu’nun eki olan bu çalışmanın ayrıca ele alınması yerinde olacak.
“6.3. Mevcut su kaynaklarına etkiler” (syf. 6.31-65) bölümünde de çeşitli etkinliklerin var olan su kaynaklarına etkileri tartışılıyor. Pasaların depolanacağı alanda ortaya çıkacak asit kaya drenajının çevreye etkisinin alınacak önlemlerle önlenebileceği savlanmaktadır. Aynı sav, yığın liçi alanı için de ileri sürülmektedir.
YERALTISUYU KAYNAKLARI İLE İLGİLİ İNCELEMELER
Yeraltısuyu kaynakları ve hidrojeolojiye ilişkin olarak Rapor’da sergilenen veriler yaptırılan iki çalışmadan aktarılmış. Bunlardan ilki, 2000 yılında ODTÜ Jeoloji Mühendisliği Bölümü’ne yaptırılmış. Prof Yazıcıgil ve ekibinin hazırladığı bu çalışma, bölgenin jeoloji ve hidrojeolojisini aydınlatmaktadır. Bu çalışma ile, yöredeki su noktalarına ilişkin bilgilerin derlendiği, akiferlerin ve bunların hidrolik parametrelerinin ortaya konduğu ve işletmenin su gereksinimini karşılamak üzere yeraltısuyu üretim kuyularının açılabileceği 3 ayrı sahanın önerildiği anlaşılıyor. Konu, bu akademisyenlerin uzmanlık alanı ile çakışmaktadır. Bu bölümün, maden sahalarının hidrojeolojisi konusunda başka çalışmalarının da olduğu, bu konuda deneyimli olduğu bilinmektedir. ÇED Raporu’nda, bu rapora yinelenen değinmeler yapılıyor olmakla birlikte, ekte bu raporun verilmeyişi dikkat çekici.
Buna karşılık, daha sonra yaptırılmış olan bir başka çalışmanın sonuçlarını sergileyen bir rapor ÇED Raporu’na eklenmiş. Bu çalışma da ODTÜ’den; ancak, bu kez Çevre Mühendisliği bölümünden bir ekibin, Prof Ünlü ve çalışma arkadaşlarının hazırladığı bir çalışma. Bu raporda da, yörenin jeoloji ve hidrojeolojisine ilişkin bilgiler sergilenip kullanılarak Ulubey Akiferi’nin sonlu elemanlar yöntemi ile bir matematik modeli oluşturulmuş. Daha sonra bu model kullanılarak, önerilen 2 sahada öngörülen yeraltısuyu çekimlerinin yapılması durumunda akiferin bundan nasıl etkileneceği öngörülmeye çalışılmış. Bu çalışma da, bir “hidrojeoloji” çalışması; bir “çevre mühendisliği” çalışması değil. Buna karşın, neden daha önceki çalışmayı yapanlara değil de, farklı bir uzmanlık alanından bir ekibe yaptırılmış olduğunu anlamak, pek kolay değil. Ne yazık ki, aşağıda sergilenecek değerlendirmelerden de görülebileceği gibi bu tercihin, gerçeğin aydınlatılmasına katkısı olmamış, gölgesi düşmüş. ÇED Raporu’nun ekinde, değinilen bu iki çalışmadan yalnızca ikincisinin bulunması da, açıkçası yeraltısuyu akiferinin işletmeden nasıl etkilenebileceğinin anlaşılmasına yetmiyor; giderek, yanıltıcı oluyor.
Ünlü, vö.(2002) Raporu 37 sayfa ve bunun yalnızca ilk 19 sayfası Ulubey Akiferi’nin modellenmesi ile ilgili. Bunun da, 7 sayfasında işin nasıl yapıldığı anlatılırken, 7 sayfasında çoğu Yazıcıgil, vö.(2000) Raporu’ndan alınan veriler sunulmakta ve son ancak son 5 sayfasında etki değerlendirme çalışması anlatılmakta.
Modelleme GMS (yeraltısuyu modelleme sistemi) yazılımı ile yapılmış. Bu da, işlemleri kolaylaştırıcı birçok ticari yazılımın kullandığı ve USGS(ABD Jeoloji Sörveyi)’in hazırladığı ve internet üzerinden indirilebilen MODFLOW adlı bir program kodunu işleten bir yazılım. Yazılım, raporda da belirtildiği gibi sonlu-sınırlı farklar yöntemini kullanıyor.
Modelleme, yeraltısuyunun yalnızca doymuş (saturated) akış koşullarını modelliyor.
Modellemede, Ulubey Formasyonu’nun yüzeyleme alanı göz önüne alınmış. Bu birim, daha güneye ve doğuya yayılıyor olsa da, modelde GD’da Hamamdere çayının, GB’da da Banaz çayının yatağı koşullara göre besleyici ya da boşalım sınırı olarak alınmış. Kuzey ve kuzeydoğuda, yüzeydeki drenaj havzasının sınırları göz önüne alınmış ve batı sınırla birlikte bu sınırlarda bir akış olmadığı düşünülmüş. Modelin güney sınırı Büyük Menderes Nehri’ne boşalım sınırı olarak kabul edilmiş.
Modellenen akifer kesiminin yer aldığı havzaların toplam yüzey alanının 435 km2 olduğu belirtiliyor.
Eldeki kuyu bilgilerine göre statik su düzeyi, akifer kalınlığı ve hidrolik iletkenliğin dağılımı haritaları hazırlanmış. Bunlar ilginç dağılımlar sergiliyor.
Akifer, Ulubey Formasyonu’nun İnayköy’ün hemen batısında K-G doğrultusunda uzanan doğal sınırının doğusunda yayılırken, kalınlığı İnayköy-Ulubey çizgisinin kuzeyindeki alanda, kuzeye gittikçe artıp 140 m’ye kadar çıkıyor. İnayköy-Ulubey çizgisinin güneyinde ise hızla azalıp 20 m’ye kadar düşüyor. Akifer kalınlığı daha güneyde yine artmakta.
Akiferin Serbest Su Tablası kuzeyden güneye eğimli. En kuzeyde deniz düzeyine göre 980 m’de olan su tablası, İnayköy’de 700 m; seçilen üretim alanında 640 m; ve modellenen alanın güney sınırında ise 440 m’ye iniyor. Ortalama Hidrolik Gradyen 0,0159. Oldukça yüksek. Modellenen alanın doğu ve batı yarılarında farklı hidrolik eğimlerin ortaya çıkışı da çok ilginç. Bu farklılığın nedenini, akiferde hidrolik iletkenliğin yanal dağılımını sergileyen harita ortaya koyuyor. Modellenen alanın doğu yarısında iletkenlik çok büyük değerlere ulaşıyor. Bu, akifer kalınlığının yüksek olduğu yerleri de, az olduğu yerleri de kapsıyor. Güneyde ise, iletkenlik değerlerinin oldukça düşük oluşu da dikkati çekiyor.
Bu nedenle olmalı, düşünülen üretim alanı seçeneklerinden, en güneydeki düşük iletkenlikli alana denk düşen III no.’lusunun yerine, orta ve yüksek iletkenlikli alanların sınırında yer alan ve işletmeye göreli olarak yakınca, 13 km uzaklıkta olan II no.’lusu yeğlenmiş.
YERALTISUYU MATEMATİK MODELLEMESİNİN ELEŞTİRİSİ
Seçilen yeraltısuyu üretim alanı kuzeydeki kalın akifer kesimi ile ortadaki ince akifer kesiminin sınırında, güneydeki düşük iletkenlikli alanın kuzey dışında yer aldığına ve su tablası güneye ve yüksek eğimli ve yeraltısuyu akışı güneye doğru olduğuna göre, modellemeye 38°22’ K enleminin daha güneyinin de katılmış olmasının hiç bir anlamı olmadığı görülüyor.
Modelin güneydeki bu gereksiz bölümü yok sayıldığında akiferin ilgilenilen kesiminin alanı yaklaşık 350 km2 alınabilir.
Modelde hidrolik parametrelerin nasıl kullanıldığına ilişkin olarak açık bir bilgi verilmemiş. Görünüşe göre bunların her noktada izotrop olduğu varsayılmış. Bu önemli. Çünkü, değişik yerlerde değinildiği gibi akifer, baskın olarak kireçtaşından oluşan Ulubey Formasyonu’nda kırık zonlarında gelişmiş olan karstik erime boşlukları içinde yerleşmiş. Alıntıyı yineleyelim: “Karstlaşmaya bağlı kırıklı yapıların derecesine bağlı olarak Ulubey Formasyonu’nda açılan kuyuların verimliliği kısa mesafelerde önemli ölçüde değişmektedir.” Nitekim, Rapor’da da belirtildiği gibi Yazıcıgil, vö(200)’de bölgede bulunmuş hidrolik iletkenlik değerlerinin 0,4-22,8 m/gün arasında değiştiği not edilmektedir. Model çalışmasında da yapılan ikinci kalibrasyon çalışması ile modellenen alandaki hidrolik iletkenliklerin 0,4-22,0 m/gün arasında değiştiği sonucuna varılmış ve değinilen hidrolik iletkenlik dağılımı haritası üretilmiş.Burada, iletkenliğin akifer içinde homojen dağılmadığı sonucuna varılmış. Oysa, bu akiferin özgüllüğü bu iletkenliğin homojen dağılmayışı değil, yönbağımlı (anziotrop) oluşu. Parametre bir yerden bir başk ere değiştiğinden çok, bir noktada bir yönden bir başka yönde değişiyor. Bu nedenle, her bir hücreye atanan parametrelerin yön bağımlılığının da belirtilmiş olması gerekirdi. Bu yapılmadıkça, bir noktadaki su çekiminin yaratacağı düşümün etkisi dairesel yüzey izli görünecek. Oysa, sözü edilen yön bağımlılık göz önüne alınsa, düşümlerin belli yönlerde çok uzaklara kadar yayılabileceği ortaya çıkacak.
Modelin bir başka zayıflığı da, hücrelerinin boyutu. Ortalama koşullarda hücre boyutları 500x500m alınmış. Kuyu ve kaynakların yakınlarında bile boyutlar ancak 100x100 m’ye indirilmiş. Oysa, değinilen raporlarda yinelenerek belirtildiği gibi ortam karstik, akifer karstik boşluklar boyunca yüksek, bunların dışında düşük iletkenlikli. Bu yüzden, bir noktanın hidrolik özellikleri, hemen birkaç metre uzağındakinden çok farklı. Bu durumda, seçilen ağ-hücre boyutlarının bu akifer ortamı modelleme açısından çok kaba ve yetersiz olduğu açık.
Bir yandan ağ kaba boyutlandırılırken, bir yandan da hidrolik parametrelerin yön bağımlılığı göz ardı edilince oluşturulan model Ulubey Akiferi’ni temsil etme yeteneğini bütünü ile yitiriyor. Ortaya çıkan model, çekimlerin sonucunda oluşacak olan düşümlerin her yönde aynı ve gerçektekinden daha sınırlı sanılmasına neden olacak.
Rapor’da “Kalibrasyon aşamasında, ölçülmüş su seviyesi dağılımına dayanılarak akiferin hidrolik iletkenlik dağılımı ve beslenim hızı belirlenmiştir.” denmekte.
Metinde ikinci kalibrasyon sonucunda “beslenim hızlarının ağırlıklı ortalaması 0,000315 m/gün olarak bulunmuştur” deniyor. Bu değer, 0,114975 m/yıl ya da 114,975 mm/yıl’a denk geliyor. Model çalışması “beslenim hızı” terimi ile anlattığı değeri, hazırladığı modeli var olan kuyu bilgilerini kullanarak çalıştırdığında yaptığı bir optimizasyonla bulmuş. Yağış, buharlaşma, vb etkenler farklı olsa, modelle elde edilen sonuç optimize olmazdı diye düşünülmüş. Yapılan, sonuçlar üzerinde oynamak, dolaşık bir yol izlemek, sol el ile sağ kulağı göstermek.
Bir yeraltısuyu akiferi bir yandan boşalırken, bir yandan da beslenen bir sistem oluşturur. Boşalım, (1) düşey ya da yanal yönde başka akiferlere; (2) dokandığı deniz, göl ya da akarsulara; (3) kaynaklarla yüzeye; ya da (4) kuyu, sondaj, galeri ve hendeklerle yapay yolla boşalır. Ulubey Akiferi de, yukarıda sıralanan her bir yolla boşalmaktadır.
Beslenme ise, (1) yeryüzüne düşen yağışın buharlaşma-terlemeden artıp akışa geçen fazla su bölümünün yeraltına süzülmesi ile; (2) düşey ya da yanal yönde başka akiferlerden; ya da (2) kuyu, sondaj, galeri ve hendeklerle yapay yolla olabilir. Ulubey Akiferi’nde son seçenek söz konusu değildir. (2) seçeneğindeki başka akiferlerden düşey ya da yanal yönde beslenme, Ulubey Formasyonu’nun batıdaki volkanik kayalarla dokanağında yok sayılabilecek denli çok sınırlıdır. Model Çalışması’nda da bunun böyle kabul edildiği görülmektedir. Ulubey Formasyonu’nun altında yer alan ve kuzey ve doğuda yüzeylemekte olan daha yaşlı formasyonlardan böyle bir beslenme de olası değildir ve yine Model Çalışması’nda yapıldığı gibi yok sayılması yanlış olmaz. Bu durumda, Ulubey Akiferi’nin beslenmesinin (şimdilik) yalnızca akışa geçen suyun yüzeyden derine süzülmesi ile olabileceği kabul edilebilir.
Süzülen suyun miktarı iki ana etkene bağlıdır: yağışlarla yeryüzüne düşüp buharlaşma ve terlemeden geri kalıp akışa geçen suyun miktarı ve yüzeyleyen kaya ortamının geçirimliliği. Bunun yanında serbest su tablasının derinliği, vadoz su zonunun doygunluğu, vb etkenler de genellikle yağıştan sonra akışa geçen artık suyun süzülmesini geciktirici yönde etkileseler de, değerlendirmeyi olumlu yönde sürdürebilmek amacı ile bunları göz ardı etme yoluna gidelim.
Bu durumda, akiferin beslenme alanında yeryüzüne yıl boyunca yağmur olarak düşen atmosferik suyun ne kadarının artıp yüzeysel akışa geçeceğini öngörmek gerekir. Bunun için çeşitli yöntemler önerilmişse de, hidrojeologlar arasında en yaygın biçimde kullanılan ve gerçekten de oldukça kapsamlı bir değerlendirme olanağı veren Thornthwaite Yöntemi ve bu değerlendirmede göz önüne alınan gizil (potansiyel) buharlaşma-terleme değerinin bulunması için de aynı şekilde yaygın biçimde başvurulan Penmann Yöntemi kullanılabilir.
Bu yöntemlerde yağışla düşen suyun bir bölümünün doğrudan buharlaşmayla ve bir bölümünün de her türlü bitki üzerinden terleme ile yitirileceği kabul edilmiştir. Bunun için, sıcaklık, bulunulan yerin enlemi, rüzgar, havanın bağıl nemi, güneşlenme süresi, yeryüzünün günışığını yansıtma gücü, vb bir dizi hidrometeoroloji etkeninin etkisi göz önüne alınıp gizil buharlaşma terleme hesaplanır. Hesaplama önce günlük, sonra aylık ve en sonunda yıllık toplamlar olarak yapılır. Daha sonra, aylık dilimlerde yağış ve gizil buharlaşma-terleme (PE) değerleri kıyaslanıp gerçek buharlaşma-terleme, fazla su ve eksik su hesaplanır. Bunlar hesaplanırken de, toprak örtüsünde 100 mm’lik bir rezerv su bulunduğu; yağışın PE’den geride kaldığı dönemlerde, bunun da tüketildiği; ve yağış PE’yi aştığında da önce bu rezervin tamamlandığı kabul edilir. Bütün bunlar göz önüne alınarak yıl içinde akışa geçebilen fazla suyun toplamı ve aylara göre dağılımı bulunur.
Ulubey Akiferi’nin beslenme alanında bu değerlendirme yapılmış mı, belli değil. Yazıcıgil, vö(2001) Raporu, değinildiği gibi ÇED Raporu’nun ekinde yok. ÇED Raporu’nun ekindeki “Model Çalışması Raporu”nda (Ünlü, vö., 2004) ise bu değerlendirme yapılmamış görünüyor.
Model Çalışması’nın zayıflıklarının ortaya konması açısından bu değerlendirmenin yapılması oldukça anlamlı göründüğü için, bunu bir ölçüde biz deneyelim. Aşağıdaki değerlendirmede güneşlenme süresi, rüzgar ve öteki parametreler DMİ’nin kayıtlarından alındı. Sahanın enlemi kabaca 38°K kabul edildi. Sıcaklık ve yağış değerleri ÇED Raporu’ndan alındı. Bunlar alınırken de hep buharlaşma terlemeyi küçük, böylece akiferin beslenmesini fazla bulmaya yarayacak yönde tercihler yapıldı. Örneğin, yağış değerleri için, Ulubeyli-Eşme gözlem istasyonlarının ortalaması ile Tüprag’ın Ovacık’ta kurduğu istasyonda kayıt edilen değerlerin hangisi büyükse, o alındı. Bu şekilde hesaplandığında Ulubey Akiferi’nin beslenme alanında yıllık gizil buharlaşma-terleme (PE) toplamı 1595,79 mm bulundu. Yağış toplamı ise, arttırıcı yöndeki bütün kabullere karşın ancak, 588,4 mm/yıl. Aylara göre değerlendirme yapıldığında da, Mayıs-Ekim ayları arasında dağılan toplam 1031,28 mm/yıl eksik su ve yalnızca Aralık ve Ocak aylarında karşılaşılan toplam 23,89 mm/yıl’lık bir su fazlası olabileceği bulunmakta.
Bu yolla bulunan fazla su, zamana yayılarak yüzeysel akışa geçer. Bunun bütünü yeraltına süzülemez. Bu akış sırasında bir bölümü yeraltına süzülebilirken, bir bölümü de derelere ulaşarak akarsularla havzadan dışarı aktarılır. Modellenen alandaki mevsimlik su taşıyan derelerin bu fazla suyun önemli bir bölümünü havza dışına aktardığı görünür bir gerçek. Fazla suyun ne kadarının akarsulara ulaştığı, yüzeyleyen kaya biriminin süzülme katsayısına bağlıdır. Bu değer deneyle bulunur ya da çeşitli kitaplarda önerilen tablolarda verilen ortalama katsayılar kullanılır. Ulubey Formasyonu’nun genel özellikleri göz önüne alınarak süzülme katsayısının en çok 0,20 olabileceğini düşünmekteyiz. Yine akiferin fazla beslenmesini sağlayacak yönde arttırarak bu katsayı 0,30 olarak kullanıldığında bile, yüzeyden beslenmenin ancak 7,167 mm/yıl olabileceği bulunmaktadır. Bu değer, 0,0000196 m/gün’e denk gelmektedir. Yani, Model çalışmasının kalibrasyonla bulduğunu söylediği(!) değer olan 0,000315 m/gün’ün 1/16’sı, yani %6,2’si! Bu yaklaşıma göre, “Model” Ulubey Akiferi’nin modellenen kesiminin gerçektekinden 16 kez daha fazla beslendiği kabulü üzerine kurulmuş.
Model Çalışması, yeraltısuyu akiferinin içerisine yerleştiği Ulubey Formasyonu’nun moıdellenen yüzeyleme alanının 435 km2 olduğunu kabul etmiş. Yukarıdaki eleştirilerimizden birinde bunun 350 km2 alınmasının daha doğru olabileceği sonucuna varılmıştı. Çünkü modellemeye katılmış olan güneydeki 85 km2’lik kesimde akiferin tabanı kuzeydeki akifer kesiminin tabanından alçakta. Kuzeyde su çekilip su düzeyleri düşürüldüğünde, güneyde kalan akifer kesiminin kuzeye su göndermesi (su tırmanamayacağı için) olanaksız. Bu nedenle, beslenme alanının 350 km2 alınması gerçekçi olacak. Bu durumda akiferin yıllık toplam beslenmesi, Q=7,167 x 350.000.000 = 2.508.450.000 lt=2.508.450 m3 bulunur. Yani, ortalama 79,54 lt/sn. Yani, siz sürekli 50 lt/sn su çekerseniz akiferin tükenmemesi için 94,5 lt/sn su akıtan 4 kaynak ve 133,9 lt/sn verimi olan 14 kuyunun payına, bugün yararlanılabilen 228,4 lt/sn yerine, yalnızca 29,54 lt/sn su kalır. İşletmenin tüketimi yukarıda değinildiği gibi 50 lt/sn değil de, daha çok su çekmeyi gerektirdiğinde de yörede var olan ve yararlanılan kayak ve kuyulara bir şey kalmaz. Bu konuda bir engelleme yapılmazsa, akiferden onun beslendiğinden çok su çekilmiş olur; yeraltısuyu düzeyleri düşer; ve akifer kurumaya başlar. Önce kaynaklar kurur. En başta da seçilen yeraltısuyu çekim alanının beslenme yönü olan kuzeyde ve karstik boşlukların baskın doğrultuları uzantısındaki antik ve tarihi İnayköy Kaynağı kurur.
İçme-kullanma-sulama amaçları için 1. sınıf kalitede olduğu bilinen Ulubey Akiferi tükenme sürecine girdiğinde, kısmen Banaz ve Hamamdere Çaylarından beslenir. Hani, kirlilikleri nedeni ile işletmeye bir su kaynağı olarak salık verilmeyen sularla. Böylece, tükenme süreci yavaşlasa, mutlak kuruma sonucu biraz gecikse de kirlenmeden ötürü Ulubey ve yöresindeki yerleşimler bir su sorunu ile karşı karşıya kalmaya başlayacaktır.
Doğru (dürüst) kurulmuş bir sonlu farklar modeli yeraltısuyu akiferinin başına gelecekleri öngörmeye yardımcı olur. Modelleme çalışması ise, tasarladığı modelde yeraltısuyu çekim senaryolarını çalıştırdığında başka bir sonuca varmış. Ona göre, 16 yıl boyunca sürekli olarak 50 lt/sn su çekildiğinde, yörede var olan öteki 14 kuyudan da verimlilikleri ölçüsünde srekli su çekilse ve kaynaklar da bugünkü gibi aksa bile akiferin su tablasında önemli düşümler olmayacaktır. Modelin simülasyon sonucuna göre, tüm var olan kuyular verili kapasiteleri ile su çekiyor ve kaynaklar bilinen debileri ile boşalırken değişik yerlerdeki düşümler 7-19 m arasında değişirken, işletme için de 50 lt/sn sürekli su çekilirse bu düşümler yine 7-19 m arasında değişecek, yalnızca bazı yerlerdeki düşümler 1-4 m artacak. Demek ki, işletme için öngörülen suyun çekiminin Ulubey Akiferi’ne zararının olmaması gerekir. Bu değirmenin suyunun nereden geldiği yukarıda değerlendirilmişti: bu değirmenin suyu yok. Akifer bu düzeyde beslenmiyor. Dolayısıyla doğru (dürüst) bir matematik model böyle bir sonuç vermemeli. Veriyorsa, araştırmacı bunun farkına varmalı ve yanlışının nedenini bulmalı. Bunun için kendisini uyaracak bulguları da var. Rapor’un 17. sayfasındaki Şekil.12’de her yerden su çekilirken “Denge Durumu Su Seviyesi Düşüşünün Dağılımı” haritalanmış. Bu haritaya göre, 10 lt/sn boşalımlı İnayköy Kaynağı çevresindeki düşüm 14 m, 65 lt/sn boşalımlı 11 no.lu kaynağın çevresindeki düşüm ise 3 m olacak. 16. sayfadaki Tablo.3’e göre ise, bu durumda İnayköy Kaynağının debisi 3,7 lt/sn azalarak 6,3 lt/sn olacak; 65 lt/sn boşalımlı 11 no.lu kaynağın debisi ise 4,9 lt/sn azalarak 60,1 lt/sn olacak! Yani, yeryüzüne kendiliğinden boşalan bir yeraltısuyu kaynağını besleyen akiferin su düzeyi 14 m düşecek ve kaynak kurumayacak!!! Çılgınlık, bu. Böyle bir sonuç elde edip uyanmayan araştırmacıya ne demeli? Hidrojeoloji, yeraltısuları hidroliği, hidroloji, … Bunları bilmeden matematik model kullansanız ne olur, kullanmasanız. En sıradan hidrojeolog bile bunu görünce durup modelin neden yanlış sonuç verdiğini arardı.
Burada, akla gelebilecek bir sorunun da yanıtlanması gerekli. Bu kadar az, ortalama 79,54 lt/sn beslenebilen bir akifer, kaynaklarla 94,5 lt/sn su boşalır ve var olan 14 kuyu ile 133,9 lt/sn su çekilirken neden tükenmiyor?
Her şeyden önce Ulubey Akiferi’nin bir tükenme sürecinde olup olmadığı üzerine bir bilgi yok. Özellikle, en eskisi 18 yıllık olan sözü edilen kuyuların çoğunun açıldığı son 10 yıl içinde su düzeyleri nasıl değişti, bir tükenme sürecine girildi mi, girilmedi mi? Bu konuda bir bilgi yok. Yazıcıgil,vö(2000)’de bir yorum yapıldı mı, bilemiyoruz; ancak, Ünlü, vö(2002) belli ki bunu merak etmemiş. ÇED Raporu da bunu tartışmıyor. Büyük olasılıkla Ulubey Akiferi, ülkemizin hemen bütün yeraltısuyu akiferlerinde olduğu gibi çekimlere bağlı olarak yavaş ya da hızlı bir tükenme sürecinde olabilir.
Öte yandan, 14 kuyu için verilen değerler kuyuların tamamlanması aşamasında belirlenen kuyu hidroliği parametreleri, kuyu verimleri. Yoksa, belirtilen değerler bunlardan sürekli çekilmekte olan su miktarını anlatmıyor. Kuyuların bir bölümü yerleşim yerlerinin evsel su gereksinimini, bir bölümü de sulama amacı ile açılmış. 14 kuyudan 3’ünü DSİ, 2’sini İller Bankası ve 9’unu KH açmış. Bunlara bakılarak 35 lt/sn verimli İller Bankası kuyularının Ulubey’in gereksinimi için çalıştırıldığı varsayılsa tam kapasite ile su çekilmesi durumunda en yüksek standartta su tüketen 21.000 kişinin gereksinimi karşılanabilir. Belli ki, bu kuyular verimliliklerinin %15, en çok %20’si mertebesinde kullanılıyor.
17,5 lt/sn verimli DSİ kuyularının da sulama amacı ile açıldığı ve yıl boyu değil, yalnızca sulama gereken aylarda yılda %20’yi hiçbir biçimde aşmayacak bir kapasite ile kullanıldığı açık. Toplam 81,4 anılan verimli 9 KH kuyusunun açıldıkları 8 farklı köyün içme ve kullanma suyunu karşılamak üzere açıldıkları kuşkusuz. Buralarda yaşayan yaklaşık 4000 kişinin her türlü su gereksinimi ancak 10 lt/sn dolayında olabilir. Buna bahçe sulamaları da katılsa bile tüketimin ortalaması 20 lt/sn’yi, kuyuların kapasite kullanımı da %25’i aşamaz.
Demek ki, yöredeki 14 kuyunun 133,9 lt/sn’lik kapasitelerinin olsa olsa %20’sinin kullanıldığını, şimdilerde kuyularla Ulubey Akiferi’nden ancak ortalama 27 lt/sn su çekildiğini kabul etmek gerekir. Kuşkusuz, 94,5 lt/sn kaynak boşalımı ve kuyularla 27 lt/sn su çekiminin toplamı olan akiferden 121,5 lt/sn boşalma da, beslenme için öngörülen değerin %50 fazlası. Burada, çalışan iki sürecin varlığından söz edilebilir. Birincisi yukarıda değinilen akiferdeki su düzeylerinin yavaş düşmeye başlamış olması, tükenme süreci. Bu incelenirse belirlenebilecek, fazla ilerlemeden göze çarpmayacak bir süreçtir.
Söylenecek şey çok açık. Bu model yanlış!
Akifer alanının seçiminde abartılı bir yükseltme var.
Model hücrelerinin boyutları akiferin özelliklerini göz önüne almaya elvermeyecek kadar büyük seçilmiş ve akiferin heterojenliği gözden kaçırılıyor.
Hücrelere atanan hidrolik parametrelerin yön bağımlılığı (anizotropisi) göz ardı edilmiş ve o yüzden düşümleri yayılımı yanlış bulunmuş.
Gerçek beslenme hesaplanmamış. Akiferden ne kadar su çekilse arkası gelir sanılmış.
İşletmenin su tüketimi öngörüsü olacağından küçük tutulmuş. Bu sayede akiferden çekilecek su da, gerçekleşecek olandan az hesaba katılmış.
Akiferden şimdi boşalan su da doğru öngörülmemiş, gerçek olası boşalımın dörtte, beşte biri kadar kabul edilmiş. Böylece, akifer olduğundan güçlü gösterilmiş.Akiferin şimdiki su bilançosu ve bunun etkileri incelenmemiş. Bu nedenle, büyük olasılıkla su düzeyleri düşmeye başlamış olan akiferin durumu ortaya konmamış.
Yani var olan akiferin durumu olduğundan iyi, işletme için çekilecek su olacağından az, akiferin beslenmesi gerçektekinden çok çok fazla kabul edilmiş; akifer özellikleri olduğundan farklı, modelin dokusu akiferin tanımlanmasına yetmeyecek denli kaba ve su çekiminin yapılacağı kesime hiç bir biçimde su aktaramayacak akifer alanları da çözümlemeye katılarak sonuçlar daha yumuşak bulunmaya çalışılmış.
Bu model yanlış olduğu gibi, bununla elde edilen sonuçlar da açıkça yanlış. Kaynak çevresindeki su düzeyinin 14 m düştüğünde bile kaynağın, debisi birazcık azalsa da akmayı sürdüreceği saçmalığı dikkati çekmemiş.
Ne yazık ki her şey, işletmenin su gereksinimi seçilen alanda yeraltısuyu çekilerek karşılanırsa Ulubey Akiferi’nin Ulubey ve İnayköy çevresindeki kesiminin tükenme ve kirlenme sakıncasının çok yüksek olduğunu gösteriyor. Bu durumda kaynakların kuruması, kuyu verimlerinin düşmesi, akifere kirli yüzey suları girerek su kalitesinin düşmesi kaçınılmaz görünüyor.
İnayköy’lüler haklı.
Onların sağduyuları, ÇED ve Yeraltısuyu Matematik Model raporlarını hazırlayanlardan üstün görünüyor.
ÇED için kurulan İDK’da yer alan kamu kurumlarının hepsi, bu arada MTA ve DSİ Genel Müdürlükleri de “olumlu” görüş bildirmiş. Toplantılara DSİ’nden Mühendis(?) Mertkan Erdemli, MTA’dan da Jeoloji Y. Mühendisi Enver Deveciler katılmış. Bu meslektaşlarımız ve Çevre ve Orman Bakanlığı ÇED Dairesi uzmanlarının da, mutlaka bu eleştiriler için söyleyecekleri vardır. Çok geç olmadan bu konu açıklığa kavuşmalı, kaçınılmaz görünen sorunların önüne geçilmelidir.
3.000.000 yıldır Kışladağ’da duran en az 278 ton altın bize battı mı ki, BAT olduğu ileri sürülen bu yolla bunun telef edilmesine razı oluyoruz. Eldoradogold borçlanarak topladığı 59 milyon doların yanında bir de herkesin bildiği ve ulaşabildiği bu ilkel teknolojiden başka ne getirebiliyor ülkemize?
Ki, biz neden onun Kışladağ’daki yeraltı zenginliğimizin %65’ini telef etmesine razı olalım?
Neden geniş bir alanın içme-kullanma-sulama suyunu karşılayan Ulubey Akiferi’ni kurutmasına göz yumalım?
Tahir Öngür, Jeoloji Yüksek Mühendisi
Kanada’da kurulu küçük bir şirket, Eldoradogold ülkemizde sahibi olduğu Tüprag AŞ eli ile Uşak Kışladağ’da altın yatağını işletmeye hazırlanırken, işletme sırasında kullanacağı suyu nasıl sağlayacağını da araştırmış.
Gereksineceği suyun büyük bölümünü işletme alanından 13 km uzaklıkta, Ulubey yakınlarında seçtiği bir yerde açacağı 3 derin sondaj kuyusu ile, yeraltısuyunu çekerek karşılamaya karar vermiş.
Geçtiğimiz günlerde bu suyu işletmeye aktaracağı boru hattının meralarından geçirilmesine karşı çıkan İnayköy’lüler jandarmadan dayak yedi, yararlananlar, gözaltına alınanlar ve tutuklanan oldu.
Yöre, içme, kullanma ve sulama açısından yeraltısuyu kaynaklarına bağımlı. Bu, belli ki tarih boyunca da böyle olmuş. Yörede önemli kaynak suyu çıkışları var ve buralara geçmişte kutsallık varsayılmış. İnayköy’deki eski çeşme ve sunak kalıntıları bunu gösteriyor.
Tüprag’a bakılırsa yapacağı yeraltısuyu çekimi çevreye, yeraltısuyu kaynaklarına, kuyulara ve kaynaklara zarar vermeyecek.
ÇED SÜRECİ
İşletme için hazırlanan Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) Raporu için
18.01.2002’de Format başvurusu yapılmış
24.01.2002’de Format gönderilmiş Rapor 14 ayda hazırlanmış ve
27.03.2003’te Çevre ve Orman Bakanlığı’na sunulmuş, Rapor hemen
08.04.2003’te formata uygun bulunmuş ve çoğaltılmış, sonra işler aynı hızla ilerlemiş
01.05.2003’te 1. İnceleme Değerlendirme Kurulu toplantısı
13.05.2003’te halkın katılımı toplantısı
22.05.2003’te 2. İDK toplantısı ve
30.05.2003’te de 3. İDK toplantısı yapılmış.
İDK’da yer alan kamu kurumlarının hepsi, bu arada MTA ve DSİ Genel Müdürlükleri de “olumlu” görüş bildirmiş. Toplantılara DSİ’nden Mühendis(?) Mertkan Erdemli, MTA’dan da Jeoloji Y. Mühendisi Enver Deveciler katılmış.
Haziran 2003 ayı başında Şirket gerekli belgeleri teslim etmiş, öteki bakanlıklara görüşleri sorulmuş, yanıtları alınmış ve ÇED Olumlu kararı yazı ile
27.06.2003’te Şirket’e bildirilmiş.
ÇED Raporunu, ülkemizden ENCON, İngiltere’den Knight Piesold Consulting ve Kanada firması Planning Alliance firmaları birlikte hazırlamış.
ÇED RAPORU VE EKLERİNDE SU
Rapor’da su kullanımı, yeraltısuyu kaynakları ve hidrojeoloji olgularının anlaşılmasına değgin olarak, “1.2.6.’de, Yardımcı Tesisler ve Altyapı” (syf. 1-27), “I.3.5’te, Proses ünitelerinde ihtiyaç duyulan su miktarı ve hizmetler” (syf. I.52-53), “I.3.6. Su Yönetimi” (syf.1.55-59), “4.2.1. Meteorolojik ve iklimsel özellikler” (syf.4.8-17), “4.2.2. Jeolojik özellikler” (syf.4.18-26), “4.2.3. Yer altı ve termal su kaynaklarının hidrojeolojik özellikleri” (syf. 4.27-70), “4.2.4. Yüzeysel su kaynaklarının hidrolojik ve ekolojik özellikleri” (syf. 4.71-86), “5.1.3. Zemin emniyetinin sağlanması, taşkın önleme ve drenaj işlemleri” (syf.5.12-14), “5.1.7. Proje kapsamındaki su temini sistemi, suyun temin edileceği kaynaklardan alınacak su miktarları, bu suların kullanım amaçlarına göre miktarları” (syf. 5.35-38), “5.2.8. Faaliyet ünitelerinde kullanılacak suyun hangi prosesler için ne miktarlarda kullanılacağı” (syf. 5.115-126) ve “6.3. Mevcut su kaynaklarına etkiler” (syf. 6.31-65) bölümlerinde değinmeler bulunuyor.
“1.2.6.’de, Yardımcı Tesisler ve Altyapı” alt bölümünde işletme ve yardımcı tesisleri kapsayan ortalama su gereksiniminin, 1. aşama’da 31,4 l/sn ve 2. Aşama’da 53,3 l/sn olarak öngörüldüğü belirtiliyor (syf. 1-27). Bunun yaklaşık yarısının İnayköy GD’sunda açılacak kuyulardan sağlanacağı ve bundan yöredeki yeraltısuyu kullanımının etkilenmeyeceği belirtiliyor.
“I.3.5’te, Proses ünitelerinde ihtiyaç duyulan su miktarı ve hizmetler” alt bölümünde (syf. I.52-53), yukarıdaki kestirimler yinelenip bunun, büyük bölümünün cevherin adsoplanması ve buarlaşarak eksilen yığın liçi çözeltisinin tamamlanması için gerekeceği belirtilmektedir. Bunun yanında, yolların sulanması, kullanma suyu, proses ve ADR birimlerinde tozun önlenmesi, kimyasalların karıştırılması, karbonun asitle yıkanması, yangına karşı güvenlik ve öteki uygulamalarda su kullanılacağı sayılıyor.
“I.3.6. Su Yönetimi” (syf.1.55-59) bölümünde su gereksinimine ilişkin yukarıda aktarılan öngörülere ek olarak gereksinimin doruğa ulaşacağı (hiç yağmur yağmayacak ve buharlaşmanın, örtalama buharlaşma değeri olan %50’den çok olacağı durumlarda) su gereksiniminin 36,3 l/sn (1. Aşama’da) ve 60,2 l/sn’ye (2. Aşama’da) çıkacağının öngörüldüğü belirtiliyor. ÇED Raporu’na göre yağış ve cevherin doğal neminin bu gereksinimin yarısını karşılayacağı ve gereksinimin kalan yarısının da tasarlanan yeraltısuyu kuyularından sağlanacağı belirtiliyor. Ocak alanının sudan arındırılması ve yüzey sularının toplanmasına bir umut bağlanmadığı açıkça belirtilmektedir.
3 kuyudan çekilecek olan yeraltısuyu ise 200 mm çaplı 13 km uzunluklu 25 atm basınca dayanıklı bir boru hattı ile işletmeye ulaştırılacaktır.
Bu bölümde verilen Tablo.1.7’de projenin su dengesi sergilenmektedir. Burada su kuyularından, cevherin neminden ve yağıştan sağlanacak sularla; buharlaşma, yığın liçinde adsorbsiyon, yol sulama, kamyon yıkama, kullanım ve kanalizasyon için tüketilecek suyun değişik aşamalarda en az ya da en çok değerleri kıyaslanmaktadır.
Burada, dikkati çeken bazı çarpıcı sayıların üzerinde durmaya değer. Su gereksiniminin yaklaşık ¼’inin cevherin neminden karşılanacağının belirtilmesi düşündürücü görünüyor. 1. Aşama’yı ele alalım. Yılda 6,5 milyon ton cevher çıkarılacak. Cevherin birim hacim ağırlığını 2,3 t/m3 almışlar. Yılda, 2,826 milyon metreküp kaya sökülecek. Tablo.1.7’ye bakılırsa cevher ile birlikte 30,1 m3/saat su gelecek. Yıl boyu 263676 m3 su. Bunun için kayanın su kapsamı %10,7 olmalı. Bu değer, 2. Aşama için verilen değerlere göre de % 9,3 bulunuyor. Yani kayanın yerindeki nem kapsamının %10 dolayında olduğu kabul edilmiş. Bu hiç te doğru bir kabul olarak görülmüyor. Cevheri oluşturan volkanik kayaların doğal su kapsamları genellikle %2-3 mertebesindedir. Konuya ilişkin herhangi bir temel kitapta buna ilişkin genel tablolara bakıldığında bu görülebilir. Bu durumda, gereksinilecek suyun dörtte birinin, öngörüldüğü gibi kayanın neminden karşılanabileceği kabulü gerçekçi değil. Büyük olasılıkla, toplam gereksinimin kayanın neminden sağlanabilecek bölümünün %7-8 dolayında kalması ve bu kabulden eksilecek %17 kadar suyun da zorunlu olarak kuyulardan sağlanması gerekecek.
Öte yandan, tüketim kategorileri arasında sayılmıyor olsa da, yığın liçinden önce öğütülmüş cevherin kireçle birlikte aglomerasyonunda nem içeriğinin %5’e çıkarılması gerektiği (demek ki öğütülmüş cevherin nem içeriği öyle %9-10 değil!) ve bunun için karışıma su da katılacağı raporun başka yerlerinde bir güzel anlatılıyor. Bu durumda yılda 6,5-10 milyon ton (2,8-4,3 milyon m3) cevher için, içerdiği neme ek olarak yılda 140000-215000 m3 su gerekli. Yani, yalnızca öğütülmüş cevherin aglomerasyonu için ortalama 16,0-24,5 m3/saat su gerekli. Hesapta bu da yok. Bu eleştiri haklı ise, yaklaşık 7 lt/sn kadar olacak olan bu suyun da yine kuyulardan çekilmesinin gerekeceği açık.
Çağdaş bir yerleşimde değişik (temizlik, yemek, tuvalet, vö) gereksinimler için kişi başına 150 m3/gün su tüketildiği gerçeği göz önüne alındığında yalnızca işletmede çalışanların tüketiminin 1,875 m3/saat olacağı açık. Oysa, Tablo.1.7’de kullanım ve kanalizasyon için öngörülen miktar 0,6 m3/saat. Yani, anlaşılan çok tutumlu davranılacağı, günde kişi başına 2 teneke su ile yetinilebileceği öngörülmüş. Bu yaklaşımın öteki tüketim kalemleri için de izlendiği, kamyon yıkama için öngörülen 2,5 m3/saat, ya da yol sulama için öngörülen 6,7 m3/saat’lik ortalama tüketim öngörülerinden de anlaşılıyor. Dev işletmedeki yolların saatte 1 tankerden az su ile sulanabilip tozlaşmanın önüne geçilebileceğine kimsenin inanması beklenemez. Tüketimi az göstermeye yönelik saptırmalar en az 3-4 kat kadar.
Bu durumda, işletmenin su gereksiniminin 53,3-60,2 lt/sn’yi çok aşacağı ve büyük olasılıkla 100 lt/sn’ye çıkabileceğini düşünmek için bir çok neden var. Üstelik, bu suyun öngörüldüğü şekilde yarısının değil, çok daha fazlasının yeraltısuyu kuyularından çekilmesinin gerekeceği de açık.
Zaten, kuyu alanından işletmeye döşenecek boru hattının çapının 200 mm seçilmesinin de başka bir anlamı olamaz. Williams-Hazen eşitliği, 200 mm çaplı çelik ya da YYPE boru ile aktarılabilecek su debisini 80 lt/sn olarak vermektedir.
“4.2.1. Meteorolojik ve iklimsel özellikler” (syf.4.8-17) bölümünde yörenin meteoroloji verileri sergileniyor. Bunlar, Eşme ve Ulubey’deki DMİ gözlemevlerinin uzun dönemli kayıtlarından sağlanmış ve ek olarak ta işletme alanında kurulmuş olan bir başka gözlem durağında 2 yıllık bir sürede derlenmiş veriler de sergilenmiş. Sıcaklık, yağış, bulutluluk, bağıl nem, buharlaşma ve rüzgar verileri yörenin suya ilişkin değerlendirmek açısından önem taşıyor ve bu metnin ilerideki bölümlerinde bunlardan önemli ölçüde yararlanıldı.
“4.2.2. Jeolojik özellikler” (syf.4.18-26) bölümünde Yazıcıgil, vö(2000) raporundan aktarıldığı belirtilerek bölgenin jeolojisi anlatılmıştır. Buna göre, işletme alanı ve yeraltısuyu sağlanacak bölgelerin dışında yüzeyleyen Temel metamorfik ve magmatik kayalardan oluşmaktadır. Yalnızca Ulubey güneyinde ortaya çıkan mermerler su tutabilmekte; ancak, Banaz Çayı’ndaki kirlenme nedeni ile yeraltısuyu kaynağı olarak düşünülmemiştir. Bunların üzerinde yer alan tersiyer yaşlı Hacıbey Grubu birimleri yeraltısuyu açısından önemsiz bulunmuştur. Yine Tersiyer yaşlı olan İnay Grubu birimlerinden Beydağı Volkanitleri işletme ve çevresinde yaygındır ve yeraltısuyu açısından zayıf bulunmuştur. Ulubey Formasyonu ise bölgenin en yaygın birimidir, işletme alanının dışında (doğusu ve güneydoğusunda) yayılmaktadır ve yeraltısuyu içermektedir. Genellikle gölsel kireçtaşlarından oluştuğu vurgulanmaktadır. Bu istif yer yer Kuvaterner yaşlı travertenler, seki çökelleri ve alüvyonlarla örtülmektedir.
“4.2.3. Yeraltı ve termal su kaynaklarının hidrojeolojik özellikleri” (syf. 4.27-70) bölümünde yine Yazıcıgil, vö(2000) raporu; ve bunun yanında Ünlü vö(2002) tarafından yapılan yeraltısuyu modelleme çalışması kaynak gösterilerek bölgesel ve yerel hidrojeoloji anlatılmaktadır. Buna göre Metamorfik Temel, volkanitler ve genç çökellerin zayıf akifer; mermerler ve Ulubey Formasyonu tabakalarının güçlü akiferleri oluşturduğu belirtilmektedir. İşletme alanı ve yakın çevresinde yalnızca zayıf akifer niteliğindeki volkanitler yer almaktadır. Bölgenin en verimli kuyuları ve yüksek debili kaynaklar Ulubey Formasyonu’nda yer almaktadır. İşletmeye en yakın kaynak işletmeye 8 km uzaklıktaki 8-10 lt/sn boşalımlı İnayköy Kaynağıdır. Proje alanının çevresinde 25 km çaplı bir alanda 50 kuyunun varlığı saptanmıştır. Kuyu derinlikleri 255 m’ye dek inmiştir. Bunlardan 36’sı Ulubey Formasyonu’nda açılmıştır. Bunlardan 13’ünn verimi 10 lt/sn’den çoktur. Bu birimdeki kuyulardan 8’i de kurudur. Bu birimin akifer özelliklerinin çok değişken; bu değişkenliğin de karstik erime boşluklarının dağılımına bağlı olduğu belirtilmektedir. Transmissivite değeri 30 m2/gün ile 1584 m2/gün arasında değişken bulunmuştur. “Karstlaşmaya bağlı kırıklı yapıların derecesine bağlı olarak Ulubey Formasyonu’nda açılan kuyuların verimliliği kısa mesafelerde önemli ölçüde değişmektedir.” Kuyu verilerinden yararlanılarak oluşturulan Su Tablası Haritası, bölgesel yeraltısuyu akışının kuzeyden güneye ve ortalama 0,015 (%1,5) gibi yüksek bir hidrolik eğimle olduğunu ortaya koymuştur. Bölgede yüksek boşalımlı 4 kaynak bulunmakta ve tümü de Ulubey Formasyonu’ndan boşalmaktadır.
İşletme çevresinde bulunan volkanitler düşük geçirimliliklidir ve çok az yeraltısuyu içermektedir.
Ulubey Formasyonu akiferinin suları kalite açısından 1. sınıf sular olarak tanımlanmıştır.
İşletme çevresinde volkanitlerde dolaşan sular ise değişik bileşenler açısından 1.-4. sınıf arasında değişmektedir.
“4.2.4. Yüzeysel su kaynaklarının hidrolojik ve ekolojik özellikleri” (syf. 4.71-86) bölümünde bölgenin kuraklığı anımsatılmakta, yörede yalnızca mevsimlik olarak su taşıyan ve Büyük Menderes ve Gediz’e akan derelerin bulunduğuna dikkat çekilmektedir.
“5. Projenin Bölüm 4’de Tanımlanan Alan Üzerindeki Etkileri ve Alınacak Önlemler” bölümünde syf . 5.4’teki Tablo.5.1’de bir çevresel öge olarak yeraltısuyunun ancak “Yerel” (Y) olarak (işletmeye 10 km’den yakın olan yerlerde) etkilenebilecek bir öge sınıfına konduğu görülüyor. Oysa, bölgedeki yeraltısuyu kaynaklarının işletmenin doğusunda 7-8 km uzaktan başlayarak doğu ve güneydoğuya yayılan önemli bir doğal varlık olduğu ve beslenmesinin bir bölümünün de, batısında yer alacak işletme alanından gerçekleştiği burada göz ardı edilmiş. Dahası, işletmenin su gereksiniminin 12 km GD’da bir yerde açılacak kuyulardan çekileceği ve akiferin geniş bir kesiminin bundan ister istemez etkileneceği gerçeği de göz ardı edilmiş. Bu yanlış kabulün sonucunda da su kalitesi izleme ve gözlemleri yalnızca, yeraltısuyu açısından yoksul olan ve yörede bu kaynağın kullanıma konu olmadığı işletmenin yakın çevresine kısıtlı tutulmuş. Buna karşılık, yörede içme-kullanma-sulama amacı ile en çok yararlanılan yeraltısuyu üretim bölgeleri, su kalitesi izleme programına alınmamış.
“5.1.3. Zemin emniyetinin sağlanması, taşkın önleme ve drenaj işlemleri” (syf.5.12-14) bölümünde 100 yılda bir yinelenebilecek 24 saat süreli en çok yağışlarla ortaya çıkabilecek taşkın debisinin 47,3 m3/sn hesaplandığı bildirilmektedir.
“5.1.7. Proje kapsamındaki su temini sistemi, suyun temin edileceği kaynaklardan alınacak su miktarları, bu suların kullanım amaçlarına göre miktarları” (syf. 5.35-38) bölümünde kuruluş (inşaat) aşamasında yalnızca kil tabakasının sıkıştırılması için 6 lt/sn su tüketileceği; bu suyun taşıma ile sağlanacağı belirtiliyor. İşletme aşaması için ise, daha önce değinilen “Su Dengesi” tablosu yinelenmekte. Bu suyun yüzeysel kaynaklardan sağlanamayacağı anlaşıldığından Ulubey yakınlarında birbirlerine 500’er m uzaklıklı 200’er m derinlikli 3 sondaj kuyusunun açıldığı bildiriliyor. Bu saha ile ilgili bir modelleme çalışması yapıldığına değinilerek, modelin 17 yıllık işletme süresince 50 lt/sn sabit hızla su çekimine göre yapıldığı belirtilmektedir.
“5.2.8. Faaliyet ünitelerinde kullanılacak suyun hangi prosesler için ne miktarlarda kullanılacağı” bölümünde syf. 5.115-126’lar arasında işletmenin su gereksinimini karşılamak üzere 3 kuyu açılacak olan sahada yapılacak yeraltısuyu çekimlerinin Ulubey Akiferi’ne etkilerini incelemek amacı ile yapılan bir modelleme çalışması (Ünlü, vö., 2002) ile ilgili veri ve sonuçlar özetlenmektedir. Kısacası, raporun bu bölümünde sürekli oalrak 50 lt/sn su çekilmesinin akiferde önemli bir etki yaratmayacağı savlanmaktadır. ÇED Raporu’nun eki olan bu çalışmanın ayrıca ele alınması yerinde olacak.
“6.3. Mevcut su kaynaklarına etkiler” (syf. 6.31-65) bölümünde de çeşitli etkinliklerin var olan su kaynaklarına etkileri tartışılıyor. Pasaların depolanacağı alanda ortaya çıkacak asit kaya drenajının çevreye etkisinin alınacak önlemlerle önlenebileceği savlanmaktadır. Aynı sav, yığın liçi alanı için de ileri sürülmektedir.
YERALTISUYU KAYNAKLARI İLE İLGİLİ İNCELEMELER
Yeraltısuyu kaynakları ve hidrojeolojiye ilişkin olarak Rapor’da sergilenen veriler yaptırılan iki çalışmadan aktarılmış. Bunlardan ilki, 2000 yılında ODTÜ Jeoloji Mühendisliği Bölümü’ne yaptırılmış. Prof Yazıcıgil ve ekibinin hazırladığı bu çalışma, bölgenin jeoloji ve hidrojeolojisini aydınlatmaktadır. Bu çalışma ile, yöredeki su noktalarına ilişkin bilgilerin derlendiği, akiferlerin ve bunların hidrolik parametrelerinin ortaya konduğu ve işletmenin su gereksinimini karşılamak üzere yeraltısuyu üretim kuyularının açılabileceği 3 ayrı sahanın önerildiği anlaşılıyor. Konu, bu akademisyenlerin uzmanlık alanı ile çakışmaktadır. Bu bölümün, maden sahalarının hidrojeolojisi konusunda başka çalışmalarının da olduğu, bu konuda deneyimli olduğu bilinmektedir. ÇED Raporu’nda, bu rapora yinelenen değinmeler yapılıyor olmakla birlikte, ekte bu raporun verilmeyişi dikkat çekici.
Buna karşılık, daha sonra yaptırılmış olan bir başka çalışmanın sonuçlarını sergileyen bir rapor ÇED Raporu’na eklenmiş. Bu çalışma da ODTÜ’den; ancak, bu kez Çevre Mühendisliği bölümünden bir ekibin, Prof Ünlü ve çalışma arkadaşlarının hazırladığı bir çalışma. Bu raporda da, yörenin jeoloji ve hidrojeolojisine ilişkin bilgiler sergilenip kullanılarak Ulubey Akiferi’nin sonlu elemanlar yöntemi ile bir matematik modeli oluşturulmuş. Daha sonra bu model kullanılarak, önerilen 2 sahada öngörülen yeraltısuyu çekimlerinin yapılması durumunda akiferin bundan nasıl etkileneceği öngörülmeye çalışılmış. Bu çalışma da, bir “hidrojeoloji” çalışması; bir “çevre mühendisliği” çalışması değil. Buna karşın, neden daha önceki çalışmayı yapanlara değil de, farklı bir uzmanlık alanından bir ekibe yaptırılmış olduğunu anlamak, pek kolay değil. Ne yazık ki, aşağıda sergilenecek değerlendirmelerden de görülebileceği gibi bu tercihin, gerçeğin aydınlatılmasına katkısı olmamış, gölgesi düşmüş. ÇED Raporu’nun ekinde, değinilen bu iki çalışmadan yalnızca ikincisinin bulunması da, açıkçası yeraltısuyu akiferinin işletmeden nasıl etkilenebileceğinin anlaşılmasına yetmiyor; giderek, yanıltıcı oluyor.
Ünlü, vö.(2002) Raporu 37 sayfa ve bunun yalnızca ilk 19 sayfası Ulubey Akiferi’nin modellenmesi ile ilgili. Bunun da, 7 sayfasında işin nasıl yapıldığı anlatılırken, 7 sayfasında çoğu Yazıcıgil, vö.(2000) Raporu’ndan alınan veriler sunulmakta ve son ancak son 5 sayfasında etki değerlendirme çalışması anlatılmakta.
Modelleme GMS (yeraltısuyu modelleme sistemi) yazılımı ile yapılmış. Bu da, işlemleri kolaylaştırıcı birçok ticari yazılımın kullandığı ve USGS(ABD Jeoloji Sörveyi)’in hazırladığı ve internet üzerinden indirilebilen MODFLOW adlı bir program kodunu işleten bir yazılım. Yazılım, raporda da belirtildiği gibi sonlu-sınırlı farklar yöntemini kullanıyor.
Modelleme, yeraltısuyunun yalnızca doymuş (saturated) akış koşullarını modelliyor.
Modellemede, Ulubey Formasyonu’nun yüzeyleme alanı göz önüne alınmış. Bu birim, daha güneye ve doğuya yayılıyor olsa da, modelde GD’da Hamamdere çayının, GB’da da Banaz çayının yatağı koşullara göre besleyici ya da boşalım sınırı olarak alınmış. Kuzey ve kuzeydoğuda, yüzeydeki drenaj havzasının sınırları göz önüne alınmış ve batı sınırla birlikte bu sınırlarda bir akış olmadığı düşünülmüş. Modelin güney sınırı Büyük Menderes Nehri’ne boşalım sınırı olarak kabul edilmiş.
Modellenen akifer kesiminin yer aldığı havzaların toplam yüzey alanının 435 km2 olduğu belirtiliyor.
Eldeki kuyu bilgilerine göre statik su düzeyi, akifer kalınlığı ve hidrolik iletkenliğin dağılımı haritaları hazırlanmış. Bunlar ilginç dağılımlar sergiliyor.
Akifer, Ulubey Formasyonu’nun İnayköy’ün hemen batısında K-G doğrultusunda uzanan doğal sınırının doğusunda yayılırken, kalınlığı İnayköy-Ulubey çizgisinin kuzeyindeki alanda, kuzeye gittikçe artıp 140 m’ye kadar çıkıyor. İnayköy-Ulubey çizgisinin güneyinde ise hızla azalıp 20 m’ye kadar düşüyor. Akifer kalınlığı daha güneyde yine artmakta.
Akiferin Serbest Su Tablası kuzeyden güneye eğimli. En kuzeyde deniz düzeyine göre 980 m’de olan su tablası, İnayköy’de 700 m; seçilen üretim alanında 640 m; ve modellenen alanın güney sınırında ise 440 m’ye iniyor. Ortalama Hidrolik Gradyen 0,0159. Oldukça yüksek. Modellenen alanın doğu ve batı yarılarında farklı hidrolik eğimlerin ortaya çıkışı da çok ilginç. Bu farklılığın nedenini, akiferde hidrolik iletkenliğin yanal dağılımını sergileyen harita ortaya koyuyor. Modellenen alanın doğu yarısında iletkenlik çok büyük değerlere ulaşıyor. Bu, akifer kalınlığının yüksek olduğu yerleri de, az olduğu yerleri de kapsıyor. Güneyde ise, iletkenlik değerlerinin oldukça düşük oluşu da dikkati çekiyor.
Bu nedenle olmalı, düşünülen üretim alanı seçeneklerinden, en güneydeki düşük iletkenlikli alana denk düşen III no.’lusunun yerine, orta ve yüksek iletkenlikli alanların sınırında yer alan ve işletmeye göreli olarak yakınca, 13 km uzaklıkta olan II no.’lusu yeğlenmiş.
YERALTISUYU MATEMATİK MODELLEMESİNİN ELEŞTİRİSİ
Seçilen yeraltısuyu üretim alanı kuzeydeki kalın akifer kesimi ile ortadaki ince akifer kesiminin sınırında, güneydeki düşük iletkenlikli alanın kuzey dışında yer aldığına ve su tablası güneye ve yüksek eğimli ve yeraltısuyu akışı güneye doğru olduğuna göre, modellemeye 38°22’ K enleminin daha güneyinin de katılmış olmasının hiç bir anlamı olmadığı görülüyor.
Modelin güneydeki bu gereksiz bölümü yok sayıldığında akiferin ilgilenilen kesiminin alanı yaklaşık 350 km2 alınabilir.
Modelde hidrolik parametrelerin nasıl kullanıldığına ilişkin olarak açık bir bilgi verilmemiş. Görünüşe göre bunların her noktada izotrop olduğu varsayılmış. Bu önemli. Çünkü, değişik yerlerde değinildiği gibi akifer, baskın olarak kireçtaşından oluşan Ulubey Formasyonu’nda kırık zonlarında gelişmiş olan karstik erime boşlukları içinde yerleşmiş. Alıntıyı yineleyelim: “Karstlaşmaya bağlı kırıklı yapıların derecesine bağlı olarak Ulubey Formasyonu’nda açılan kuyuların verimliliği kısa mesafelerde önemli ölçüde değişmektedir.” Nitekim, Rapor’da da belirtildiği gibi Yazıcıgil, vö(200)’de bölgede bulunmuş hidrolik iletkenlik değerlerinin 0,4-22,8 m/gün arasında değiştiği not edilmektedir. Model çalışmasında da yapılan ikinci kalibrasyon çalışması ile modellenen alandaki hidrolik iletkenliklerin 0,4-22,0 m/gün arasında değiştiği sonucuna varılmış ve değinilen hidrolik iletkenlik dağılımı haritası üretilmiş.Burada, iletkenliğin akifer içinde homojen dağılmadığı sonucuna varılmış. Oysa, bu akiferin özgüllüğü bu iletkenliğin homojen dağılmayışı değil, yönbağımlı (anziotrop) oluşu. Parametre bir yerden bir başk ere değiştiğinden çok, bir noktada bir yönden bir başka yönde değişiyor. Bu nedenle, her bir hücreye atanan parametrelerin yön bağımlılığının da belirtilmiş olması gerekirdi. Bu yapılmadıkça, bir noktadaki su çekiminin yaratacağı düşümün etkisi dairesel yüzey izli görünecek. Oysa, sözü edilen yön bağımlılık göz önüne alınsa, düşümlerin belli yönlerde çok uzaklara kadar yayılabileceği ortaya çıkacak.
Modelin bir başka zayıflığı da, hücrelerinin boyutu. Ortalama koşullarda hücre boyutları 500x500m alınmış. Kuyu ve kaynakların yakınlarında bile boyutlar ancak 100x100 m’ye indirilmiş. Oysa, değinilen raporlarda yinelenerek belirtildiği gibi ortam karstik, akifer karstik boşluklar boyunca yüksek, bunların dışında düşük iletkenlikli. Bu yüzden, bir noktanın hidrolik özellikleri, hemen birkaç metre uzağındakinden çok farklı. Bu durumda, seçilen ağ-hücre boyutlarının bu akifer ortamı modelleme açısından çok kaba ve yetersiz olduğu açık.
Bir yandan ağ kaba boyutlandırılırken, bir yandan da hidrolik parametrelerin yön bağımlılığı göz ardı edilince oluşturulan model Ulubey Akiferi’ni temsil etme yeteneğini bütünü ile yitiriyor. Ortaya çıkan model, çekimlerin sonucunda oluşacak olan düşümlerin her yönde aynı ve gerçektekinden daha sınırlı sanılmasına neden olacak.
Rapor’da “Kalibrasyon aşamasında, ölçülmüş su seviyesi dağılımına dayanılarak akiferin hidrolik iletkenlik dağılımı ve beslenim hızı belirlenmiştir.” denmekte.
Metinde ikinci kalibrasyon sonucunda “beslenim hızlarının ağırlıklı ortalaması 0,000315 m/gün olarak bulunmuştur” deniyor. Bu değer, 0,114975 m/yıl ya da 114,975 mm/yıl’a denk geliyor. Model çalışması “beslenim hızı” terimi ile anlattığı değeri, hazırladığı modeli var olan kuyu bilgilerini kullanarak çalıştırdığında yaptığı bir optimizasyonla bulmuş. Yağış, buharlaşma, vb etkenler farklı olsa, modelle elde edilen sonuç optimize olmazdı diye düşünülmüş. Yapılan, sonuçlar üzerinde oynamak, dolaşık bir yol izlemek, sol el ile sağ kulağı göstermek.
Bir yeraltısuyu akiferi bir yandan boşalırken, bir yandan da beslenen bir sistem oluşturur. Boşalım, (1) düşey ya da yanal yönde başka akiferlere; (2) dokandığı deniz, göl ya da akarsulara; (3) kaynaklarla yüzeye; ya da (4) kuyu, sondaj, galeri ve hendeklerle yapay yolla boşalır. Ulubey Akiferi de, yukarıda sıralanan her bir yolla boşalmaktadır.
Beslenme ise, (1) yeryüzüne düşen yağışın buharlaşma-terlemeden artıp akışa geçen fazla su bölümünün yeraltına süzülmesi ile; (2) düşey ya da yanal yönde başka akiferlerden; ya da (2) kuyu, sondaj, galeri ve hendeklerle yapay yolla olabilir. Ulubey Akiferi’nde son seçenek söz konusu değildir. (2) seçeneğindeki başka akiferlerden düşey ya da yanal yönde beslenme, Ulubey Formasyonu’nun batıdaki volkanik kayalarla dokanağında yok sayılabilecek denli çok sınırlıdır. Model Çalışması’nda da bunun böyle kabul edildiği görülmektedir. Ulubey Formasyonu’nun altında yer alan ve kuzey ve doğuda yüzeylemekte olan daha yaşlı formasyonlardan böyle bir beslenme de olası değildir ve yine Model Çalışması’nda yapıldığı gibi yok sayılması yanlış olmaz. Bu durumda, Ulubey Akiferi’nin beslenmesinin (şimdilik) yalnızca akışa geçen suyun yüzeyden derine süzülmesi ile olabileceği kabul edilebilir.
Süzülen suyun miktarı iki ana etkene bağlıdır: yağışlarla yeryüzüne düşüp buharlaşma ve terlemeden geri kalıp akışa geçen suyun miktarı ve yüzeyleyen kaya ortamının geçirimliliği. Bunun yanında serbest su tablasının derinliği, vadoz su zonunun doygunluğu, vb etkenler de genellikle yağıştan sonra akışa geçen artık suyun süzülmesini geciktirici yönde etkileseler de, değerlendirmeyi olumlu yönde sürdürebilmek amacı ile bunları göz ardı etme yoluna gidelim.
Bu durumda, akiferin beslenme alanında yeryüzüne yıl boyunca yağmur olarak düşen atmosferik suyun ne kadarının artıp yüzeysel akışa geçeceğini öngörmek gerekir. Bunun için çeşitli yöntemler önerilmişse de, hidrojeologlar arasında en yaygın biçimde kullanılan ve gerçekten de oldukça kapsamlı bir değerlendirme olanağı veren Thornthwaite Yöntemi ve bu değerlendirmede göz önüne alınan gizil (potansiyel) buharlaşma-terleme değerinin bulunması için de aynı şekilde yaygın biçimde başvurulan Penmann Yöntemi kullanılabilir.
Bu yöntemlerde yağışla düşen suyun bir bölümünün doğrudan buharlaşmayla ve bir bölümünün de her türlü bitki üzerinden terleme ile yitirileceği kabul edilmiştir. Bunun için, sıcaklık, bulunulan yerin enlemi, rüzgar, havanın bağıl nemi, güneşlenme süresi, yeryüzünün günışığını yansıtma gücü, vb bir dizi hidrometeoroloji etkeninin etkisi göz önüne alınıp gizil buharlaşma terleme hesaplanır. Hesaplama önce günlük, sonra aylık ve en sonunda yıllık toplamlar olarak yapılır. Daha sonra, aylık dilimlerde yağış ve gizil buharlaşma-terleme (PE) değerleri kıyaslanıp gerçek buharlaşma-terleme, fazla su ve eksik su hesaplanır. Bunlar hesaplanırken de, toprak örtüsünde 100 mm’lik bir rezerv su bulunduğu; yağışın PE’den geride kaldığı dönemlerde, bunun da tüketildiği; ve yağış PE’yi aştığında da önce bu rezervin tamamlandığı kabul edilir. Bütün bunlar göz önüne alınarak yıl içinde akışa geçebilen fazla suyun toplamı ve aylara göre dağılımı bulunur.
Ulubey Akiferi’nin beslenme alanında bu değerlendirme yapılmış mı, belli değil. Yazıcıgil, vö(2001) Raporu, değinildiği gibi ÇED Raporu’nun ekinde yok. ÇED Raporu’nun ekindeki “Model Çalışması Raporu”nda (Ünlü, vö., 2004) ise bu değerlendirme yapılmamış görünüyor.
Model Çalışması’nın zayıflıklarının ortaya konması açısından bu değerlendirmenin yapılması oldukça anlamlı göründüğü için, bunu bir ölçüde biz deneyelim. Aşağıdaki değerlendirmede güneşlenme süresi, rüzgar ve öteki parametreler DMİ’nin kayıtlarından alındı. Sahanın enlemi kabaca 38°K kabul edildi. Sıcaklık ve yağış değerleri ÇED Raporu’ndan alındı. Bunlar alınırken de hep buharlaşma terlemeyi küçük, böylece akiferin beslenmesini fazla bulmaya yarayacak yönde tercihler yapıldı. Örneğin, yağış değerleri için, Ulubeyli-Eşme gözlem istasyonlarının ortalaması ile Tüprag’ın Ovacık’ta kurduğu istasyonda kayıt edilen değerlerin hangisi büyükse, o alındı. Bu şekilde hesaplandığında Ulubey Akiferi’nin beslenme alanında yıllık gizil buharlaşma-terleme (PE) toplamı 1595,79 mm bulundu. Yağış toplamı ise, arttırıcı yöndeki bütün kabullere karşın ancak, 588,4 mm/yıl. Aylara göre değerlendirme yapıldığında da, Mayıs-Ekim ayları arasında dağılan toplam 1031,28 mm/yıl eksik su ve yalnızca Aralık ve Ocak aylarında karşılaşılan toplam 23,89 mm/yıl’lık bir su fazlası olabileceği bulunmakta.
Bu yolla bulunan fazla su, zamana yayılarak yüzeysel akışa geçer. Bunun bütünü yeraltına süzülemez. Bu akış sırasında bir bölümü yeraltına süzülebilirken, bir bölümü de derelere ulaşarak akarsularla havzadan dışarı aktarılır. Modellenen alandaki mevsimlik su taşıyan derelerin bu fazla suyun önemli bir bölümünü havza dışına aktardığı görünür bir gerçek. Fazla suyun ne kadarının akarsulara ulaştığı, yüzeyleyen kaya biriminin süzülme katsayısına bağlıdır. Bu değer deneyle bulunur ya da çeşitli kitaplarda önerilen tablolarda verilen ortalama katsayılar kullanılır. Ulubey Formasyonu’nun genel özellikleri göz önüne alınarak süzülme katsayısının en çok 0,20 olabileceğini düşünmekteyiz. Yine akiferin fazla beslenmesini sağlayacak yönde arttırarak bu katsayı 0,30 olarak kullanıldığında bile, yüzeyden beslenmenin ancak 7,167 mm/yıl olabileceği bulunmaktadır. Bu değer, 0,0000196 m/gün’e denk gelmektedir. Yani, Model çalışmasının kalibrasyonla bulduğunu söylediği(!) değer olan 0,000315 m/gün’ün 1/16’sı, yani %6,2’si! Bu yaklaşıma göre, “Model” Ulubey Akiferi’nin modellenen kesiminin gerçektekinden 16 kez daha fazla beslendiği kabulü üzerine kurulmuş.
Model Çalışması, yeraltısuyu akiferinin içerisine yerleştiği Ulubey Formasyonu’nun moıdellenen yüzeyleme alanının 435 km2 olduğunu kabul etmiş. Yukarıdaki eleştirilerimizden birinde bunun 350 km2 alınmasının daha doğru olabileceği sonucuna varılmıştı. Çünkü modellemeye katılmış olan güneydeki 85 km2’lik kesimde akiferin tabanı kuzeydeki akifer kesiminin tabanından alçakta. Kuzeyde su çekilip su düzeyleri düşürüldüğünde, güneyde kalan akifer kesiminin kuzeye su göndermesi (su tırmanamayacağı için) olanaksız. Bu nedenle, beslenme alanının 350 km2 alınması gerçekçi olacak. Bu durumda akiferin yıllık toplam beslenmesi, Q=7,167 x 350.000.000 = 2.508.450.000 lt=2.508.450 m3 bulunur. Yani, ortalama 79,54 lt/sn. Yani, siz sürekli 50 lt/sn su çekerseniz akiferin tükenmemesi için 94,5 lt/sn su akıtan 4 kaynak ve 133,9 lt/sn verimi olan 14 kuyunun payına, bugün yararlanılabilen 228,4 lt/sn yerine, yalnızca 29,54 lt/sn su kalır. İşletmenin tüketimi yukarıda değinildiği gibi 50 lt/sn değil de, daha çok su çekmeyi gerektirdiğinde de yörede var olan ve yararlanılan kayak ve kuyulara bir şey kalmaz. Bu konuda bir engelleme yapılmazsa, akiferden onun beslendiğinden çok su çekilmiş olur; yeraltısuyu düzeyleri düşer; ve akifer kurumaya başlar. Önce kaynaklar kurur. En başta da seçilen yeraltısuyu çekim alanının beslenme yönü olan kuzeyde ve karstik boşlukların baskın doğrultuları uzantısındaki antik ve tarihi İnayköy Kaynağı kurur.
İçme-kullanma-sulama amaçları için 1. sınıf kalitede olduğu bilinen Ulubey Akiferi tükenme sürecine girdiğinde, kısmen Banaz ve Hamamdere Çaylarından beslenir. Hani, kirlilikleri nedeni ile işletmeye bir su kaynağı olarak salık verilmeyen sularla. Böylece, tükenme süreci yavaşlasa, mutlak kuruma sonucu biraz gecikse de kirlenmeden ötürü Ulubey ve yöresindeki yerleşimler bir su sorunu ile karşı karşıya kalmaya başlayacaktır.
Doğru (dürüst) kurulmuş bir sonlu farklar modeli yeraltısuyu akiferinin başına gelecekleri öngörmeye yardımcı olur. Modelleme çalışması ise, tasarladığı modelde yeraltısuyu çekim senaryolarını çalıştırdığında başka bir sonuca varmış. Ona göre, 16 yıl boyunca sürekli olarak 50 lt/sn su çekildiğinde, yörede var olan öteki 14 kuyudan da verimlilikleri ölçüsünde srekli su çekilse ve kaynaklar da bugünkü gibi aksa bile akiferin su tablasında önemli düşümler olmayacaktır. Modelin simülasyon sonucuna göre, tüm var olan kuyular verili kapasiteleri ile su çekiyor ve kaynaklar bilinen debileri ile boşalırken değişik yerlerdeki düşümler 7-19 m arasında değişirken, işletme için de 50 lt/sn sürekli su çekilirse bu düşümler yine 7-19 m arasında değişecek, yalnızca bazı yerlerdeki düşümler 1-4 m artacak. Demek ki, işletme için öngörülen suyun çekiminin Ulubey Akiferi’ne zararının olmaması gerekir. Bu değirmenin suyunun nereden geldiği yukarıda değerlendirilmişti: bu değirmenin suyu yok. Akifer bu düzeyde beslenmiyor. Dolayısıyla doğru (dürüst) bir matematik model böyle bir sonuç vermemeli. Veriyorsa, araştırmacı bunun farkına varmalı ve yanlışının nedenini bulmalı. Bunun için kendisini uyaracak bulguları da var. Rapor’un 17. sayfasındaki Şekil.12’de her yerden su çekilirken “Denge Durumu Su Seviyesi Düşüşünün Dağılımı” haritalanmış. Bu haritaya göre, 10 lt/sn boşalımlı İnayköy Kaynağı çevresindeki düşüm 14 m, 65 lt/sn boşalımlı 11 no.lu kaynağın çevresindeki düşüm ise 3 m olacak. 16. sayfadaki Tablo.3’e göre ise, bu durumda İnayköy Kaynağının debisi 3,7 lt/sn azalarak 6,3 lt/sn olacak; 65 lt/sn boşalımlı 11 no.lu kaynağın debisi ise 4,9 lt/sn azalarak 60,1 lt/sn olacak! Yani, yeryüzüne kendiliğinden boşalan bir yeraltısuyu kaynağını besleyen akiferin su düzeyi 14 m düşecek ve kaynak kurumayacak!!! Çılgınlık, bu. Böyle bir sonuç elde edip uyanmayan araştırmacıya ne demeli? Hidrojeoloji, yeraltısuları hidroliği, hidroloji, … Bunları bilmeden matematik model kullansanız ne olur, kullanmasanız. En sıradan hidrojeolog bile bunu görünce durup modelin neden yanlış sonuç verdiğini arardı.
Burada, akla gelebilecek bir sorunun da yanıtlanması gerekli. Bu kadar az, ortalama 79,54 lt/sn beslenebilen bir akifer, kaynaklarla 94,5 lt/sn su boşalır ve var olan 14 kuyu ile 133,9 lt/sn su çekilirken neden tükenmiyor?
Her şeyden önce Ulubey Akiferi’nin bir tükenme sürecinde olup olmadığı üzerine bir bilgi yok. Özellikle, en eskisi 18 yıllık olan sözü edilen kuyuların çoğunun açıldığı son 10 yıl içinde su düzeyleri nasıl değişti, bir tükenme sürecine girildi mi, girilmedi mi? Bu konuda bir bilgi yok. Yazıcıgil,vö(2000)’de bir yorum yapıldı mı, bilemiyoruz; ancak, Ünlü, vö(2002) belli ki bunu merak etmemiş. ÇED Raporu da bunu tartışmıyor. Büyük olasılıkla Ulubey Akiferi, ülkemizin hemen bütün yeraltısuyu akiferlerinde olduğu gibi çekimlere bağlı olarak yavaş ya da hızlı bir tükenme sürecinde olabilir.
Öte yandan, 14 kuyu için verilen değerler kuyuların tamamlanması aşamasında belirlenen kuyu hidroliği parametreleri, kuyu verimleri. Yoksa, belirtilen değerler bunlardan sürekli çekilmekte olan su miktarını anlatmıyor. Kuyuların bir bölümü yerleşim yerlerinin evsel su gereksinimini, bir bölümü de sulama amacı ile açılmış. 14 kuyudan 3’ünü DSİ, 2’sini İller Bankası ve 9’unu KH açmış. Bunlara bakılarak 35 lt/sn verimli İller Bankası kuyularının Ulubey’in gereksinimi için çalıştırıldığı varsayılsa tam kapasite ile su çekilmesi durumunda en yüksek standartta su tüketen 21.000 kişinin gereksinimi karşılanabilir. Belli ki, bu kuyular verimliliklerinin %15, en çok %20’si mertebesinde kullanılıyor.
17,5 lt/sn verimli DSİ kuyularının da sulama amacı ile açıldığı ve yıl boyu değil, yalnızca sulama gereken aylarda yılda %20’yi hiçbir biçimde aşmayacak bir kapasite ile kullanıldığı açık. Toplam 81,4 anılan verimli 9 KH kuyusunun açıldıkları 8 farklı köyün içme ve kullanma suyunu karşılamak üzere açıldıkları kuşkusuz. Buralarda yaşayan yaklaşık 4000 kişinin her türlü su gereksinimi ancak 10 lt/sn dolayında olabilir. Buna bahçe sulamaları da katılsa bile tüketimin ortalaması 20 lt/sn’yi, kuyuların kapasite kullanımı da %25’i aşamaz.
Demek ki, yöredeki 14 kuyunun 133,9 lt/sn’lik kapasitelerinin olsa olsa %20’sinin kullanıldığını, şimdilerde kuyularla Ulubey Akiferi’nden ancak ortalama 27 lt/sn su çekildiğini kabul etmek gerekir. Kuşkusuz, 94,5 lt/sn kaynak boşalımı ve kuyularla 27 lt/sn su çekiminin toplamı olan akiferden 121,5 lt/sn boşalma da, beslenme için öngörülen değerin %50 fazlası. Burada, çalışan iki sürecin varlığından söz edilebilir. Birincisi yukarıda değinilen akiferdeki su düzeylerinin yavaş düşmeye başlamış olması, tükenme süreci. Bu incelenirse belirlenebilecek, fazla ilerlemeden göze çarpmayacak bir süreçtir.
Söylenecek şey çok açık. Bu model yanlış!
Akifer alanının seçiminde abartılı bir yükseltme var.
Model hücrelerinin boyutları akiferin özelliklerini göz önüne almaya elvermeyecek kadar büyük seçilmiş ve akiferin heterojenliği gözden kaçırılıyor.
Hücrelere atanan hidrolik parametrelerin yön bağımlılığı (anizotropisi) göz ardı edilmiş ve o yüzden düşümleri yayılımı yanlış bulunmuş.
Gerçek beslenme hesaplanmamış. Akiferden ne kadar su çekilse arkası gelir sanılmış.
İşletmenin su tüketimi öngörüsü olacağından küçük tutulmuş. Bu sayede akiferden çekilecek su da, gerçekleşecek olandan az hesaba katılmış.
Akiferden şimdi boşalan su da doğru öngörülmemiş, gerçek olası boşalımın dörtte, beşte biri kadar kabul edilmiş. Böylece, akifer olduğundan güçlü gösterilmiş.Akiferin şimdiki su bilançosu ve bunun etkileri incelenmemiş. Bu nedenle, büyük olasılıkla su düzeyleri düşmeye başlamış olan akiferin durumu ortaya konmamış.
Yani var olan akiferin durumu olduğundan iyi, işletme için çekilecek su olacağından az, akiferin beslenmesi gerçektekinden çok çok fazla kabul edilmiş; akifer özellikleri olduğundan farklı, modelin dokusu akiferin tanımlanmasına yetmeyecek denli kaba ve su çekiminin yapılacağı kesime hiç bir biçimde su aktaramayacak akifer alanları da çözümlemeye katılarak sonuçlar daha yumuşak bulunmaya çalışılmış.
Bu model yanlış olduğu gibi, bununla elde edilen sonuçlar da açıkça yanlış. Kaynak çevresindeki su düzeyinin 14 m düştüğünde bile kaynağın, debisi birazcık azalsa da akmayı sürdüreceği saçmalığı dikkati çekmemiş.
Ne yazık ki her şey, işletmenin su gereksinimi seçilen alanda yeraltısuyu çekilerek karşılanırsa Ulubey Akiferi’nin Ulubey ve İnayköy çevresindeki kesiminin tükenme ve kirlenme sakıncasının çok yüksek olduğunu gösteriyor. Bu durumda kaynakların kuruması, kuyu verimlerinin düşmesi, akifere kirli yüzey suları girerek su kalitesinin düşmesi kaçınılmaz görünüyor.
İnayköy’lüler haklı.
Onların sağduyuları, ÇED ve Yeraltısuyu Matematik Model raporlarını hazırlayanlardan üstün görünüyor.
ÇED için kurulan İDK’da yer alan kamu kurumlarının hepsi, bu arada MTA ve DSİ Genel Müdürlükleri de “olumlu” görüş bildirmiş. Toplantılara DSİ’nden Mühendis(?) Mertkan Erdemli, MTA’dan da Jeoloji Y. Mühendisi Enver Deveciler katılmış. Bu meslektaşlarımız ve Çevre ve Orman Bakanlığı ÇED Dairesi uzmanlarının da, mutlaka bu eleştiriler için söyleyecekleri vardır. Çok geç olmadan bu konu açıklığa kavuşmalı, kaçınılmaz görünen sorunların önüne geçilmelidir.
3.000.000 yıldır Kışladağ’da duran en az 278 ton altın bize battı mı ki, BAT olduğu ileri sürülen bu yolla bunun telef edilmesine razı oluyoruz. Eldoradogold borçlanarak topladığı 59 milyon doların yanında bir de herkesin bildiği ve ulaşabildiği bu ilkel teknolojiden başka ne getirebiliyor ülkemize?
Ki, biz neden onun Kışladağ’daki yeraltı zenginliğimizin %65’ini telef etmesine razı olalım?
Neden geniş bir alanın içme-kullanma-sulama suyunu karşılayan Ulubey Akiferi’ni kurutmasına göz yumalım?
BİLİNEN EN İYİ TEKNOLOJİ İMİŞ ! (I)
TALANA BAKIN
Tahir Öngür, Jeoloji Yüksek Mühendisi
Tarih, 10 Ocak 2003. İTÜ Maden Fakültesinde, TMMOB Maden, Jeofizik ve Jeoloji Mühendis Odaları İstanbul Şubelerince düzenlenen “Küreselleşme ve Maden Yasaları Paneli” yapılıyor. Konuşmacı, hazırlanan Maden Yasası’nın yeraltı kaynaklarımızı koruyacak hükümler barındırmadığı ve özellikle “maden kaynakları işletilirken yatağın en kârlı bölümünün, kaymağının seçildiğini, “cut off grade”in yüksek tutulduğunu, farklı zenginlikteki tenörlere sahip cevher zonlarından en zengin kesimlerin, en kısa sürede ve en düşük maliyetle çıkarılıp işletmeler kapatıldığını, çok büyük miktardaki daha düşük tenörlü cevherin ise bir daha kolay kolay işletilemeyecek şekilde yerinde bırakıldığını” dile getirip ülkemizden de bir örnek veriyor. Örnek, küçük bir Kanada şirketinin, Eldoradogold’un geliştirmeye çalıştığı Uşak, Ulubey-Eşme arasındaki Kışladağ’da bulunan bir altın yatağı ile ilgili. Yatağın nasıl işletileceği tartışılıyor: “O yılın, 2001’in ilk yarısında Kilborn Engineering Pasific tarafından tamamlanması beklenen önfizibilite aşamasından önce yapılan bir değerlendirmede 10 yıllık bir işletme ömrü içinde yılda 10 milyon tonluk büyük bir işletmenin getirisinin, bunun üçte biri kadar bir ilk yatırım gerektirecek olan yılda 3,3 milyon tonluk bir işletmeden, dört kat daha çok olacağı hesaplanmış. İçsel dönüş oranı ise birbirine yakın, sırası ile %17 ve %21. Ancak, küçük bir işletme için açılacak açık ocağın sonradan geliştirilmesine elverişli olmayan bir cevher yatağı geometrisinin bulunduğu belirtiliyor. Önemli bir husus ta, 3,3 milyon tonluk bir işletmede 0,34 olan sıyırma oranının, 10 milyon tonluk bir işletme için 0,9’a yükselecek olması.
Her türlü ekonomik etkeni de göz önüne alacak olan ön fizibilite değerlendirmesinden sonra kararlaştırılacak olmakla birlikte, bu sahada 10 milyon ton dolayında cevherin çıkarılacağı büyük bir açık ocak açılması çok olası. Yine o yılın Mayıs ayı sonunda yapılan açıklamaya göre, 3,3 milyon tonluk bir işletme için Ön Fizibilite çalışmasının ilk sonuçları olumlu. 11,5 yıl süreli bir işletme ile yılda 3,21 ton altın çıkarılması durumunda, 47,4 milyon dolar ilk yatırım ve 154 USD/ons işletme gideri koşullarında, 300 USD/ons altın fiyatına göre içsel dönüş oranının %21 ve net şimdiki değerin de 36,3 milyon dolar olacağı öngörülmüş. Bu durumda, Eldoradogold o günkü ekonomik koşullarda daha az ilk yatırım gerektirmesi nedeni ile 3,3 milyon tonluk bir işletmeye daha yatkın görünüyor.” Konuşmacı, böyle bir tercihle güçsüz yatırımcının yatırımı oranında bir kazanç sağlayıp gideceği; ancak, yer altı kaynağının zengin bölümleri alındıktan sonra geride kalan büyük bölümünün bir daha çıkarılamayacak şekilde yeraltında kalacağını söyleyip hazırlanan yasanın bunu engelleyecek hükümler kapsamadığını eleştiriyor. İzleyenler arasında bulunan Ecevit’in eski bir sayın Milletvekili, hep arka çıktığı bu Kanadalı şirkete yönelik eleştiriden rahatsız olup söz alıyor ve işletmenin Uşak’a önemli katkılarının olacağını, işletmede böyle bir kayıp olmayacağını, söylenenlerin gerçek olmadığını, biraz kayıp olsa da bunun cevherin açık havadaki yığınlarda siyanürle işleme tutulmak yerine kapalı tanklarda işlenecek olmasından kaynaklanacak bir zorunluluk olduğunu ileri sürüyor. Konu dağılmasın diye tartışma uzatılmıyor.
Aradan yıllar geçti ve şimdi 2005’e gelindi. Kışladağ Altın Yatağı işletmeye hazır. Asıl fizibilitesi 2004’te tamamlandı. 2004 yılı içinde apar topar ÇED izni verildi. Şimdi, iptali için açılan bir dava ile yargının önünde. İşletme hazırlıkları ilerliyor. Yörede gerginlik ve tepkiler artarak yayılıyor. Siyanür’ün ilk bölümünün İzmir Limanı’na gelmek üzere olduğu söylentileri çıkıyor. Bugünlerde karayolu ile taşınacak ve bu da jkaygı uyandırıyor ve tepki çekiyor.
Değinilen metinler incelendiğinde görülüyor ki, çıkarılacak olan cevher açık havadaki yığınlara siyanürlü çözeltiler püskürtülerek, yığın liçi yöntemi ile işlenecek; tanklarda değil. Yine şimdi görülüyor ki, Eldoradogold gücü yetmediği için önce maden çıkarma iş makinelerine yatırım yapmayacak ve bu işi ilk beş yıl yerli müteahhitlere yaptıracak. Beş yılın sonrasında sattığı altınlarımızdan kazandıkları ile bu yatırımı yapıp sonraki 11 yılda kendi donanımları ile işletmeyi sürdürecek.
Edoradogold’un 2002 tarihli fizibilite raporunda verilen değerlere göre sahada 202 ton “görünür+olası altın kaynağı” saptanmış. Buna bir de, 76 ton altın kapsayan “öngörülen kaynak” eklendiğinde belirlenen altın kaynağı 278 ton.
Şirket yetkilileri ya da Uşak İli kamu yöneticilerinin basında yer alan demeçlerinde bu değer 210-230 ton arasında değişiyor.
Yine Eldoradogold’un ÇED Raporunda belirtildiğine göre ise, sahada 166.400.000 ton cevher rezervi var. Bu cevher tenörünün alt sınırı 0,4 gram/ton ve üst sınırı 5-6 g/t aralığında, ortalama 1,13 gram/ton altın içeriyor. Böylece, yeraltında bulunan altının miktarı 188 ton dolayında. Hazırlanan işletme projesine göre, 16 yıl boyunca bu 166.400.000 ton rezervin ancak 132.000.000 tonu işletilebilir rezerv olarak çıkarılacak. Çıkarılan cevherin ortalama tenörü 1,23 g/ton. Yani, 278 ton altın bulunan sahanın işletme için seçilen yerinde bulunan 188 ton altının, 162 tonu yeraltından çıkarılabilecek. İşletme alanı seçilirken büyük olasılıkla (278-188=) 90 ton altına ulaşılamayacak. Ayrıca daha kazı sırasında ise, (188-162=) 26 ton altın yer altında bırakılmış olacak. Eldoradogold çıkardığı cevheri siyanür ve başka kimyasallarla açık havada işleyecek. Bütün altın işletmecilerinin savı, bu yöntemin “bilinen en iyi teknoloji” (Best Available Technology-BAT) olduğu. Bu bilinen en iyi teknoloji ile işlenen altından ise çıka çıka (162-64=) 98 ton altın elde edilebilecek.
MİGEM kaynaklarına göre Kışladağ’da 1,43 g/ton ortalama tenörlü 245 ton altın var. ATO’nun raporuna göre burada 300-370 ton tahmini rezerv var. TMD’nin raporuna göre de, burada 208 ton altın rezervi var.
Bu karışıklığın nedeni yine Eldoradogold. Şirket, gerek bağlı olduğu borsaya, gerek web sayfasında yatırımcılarına, gerek ülkemiz kamu kurumlarına ve gerekse kamuoyuna verdiği bilgilere göre Kışladağ’da ülkemizin en büyük altın yatağını buldu. Burada, 300 ton altın kaynağı saptanmış durumda. Verilen bilgilere göre bu kaynak, 240 tonu görünür ve 80 tonu da olası olmak üzere 320 tonu buluyor.
Dikkatinizi çekiyor mu, en zengin yatağımızda bulunan 278 ton altın bu BAT ile, “bilinen en iyi teknoloji” ile işletilip işlendiğinde, ancak 98 ton altın elde edilebiliyor. Hadi, öngörülen 76 tonluk kaynak yeterince araştırılıp görünür+olası rezerve katılmadan önce işletmeye girişileceği için bundan vaz geçtik diyelim. Ya, 202-98=104 ton altın nereye gidecek. Eldoradogold’un verdiği bilgiler dikkatle okunduğunda, hiç ulaşılmayacak 76 ton altının dışında, bunun 26 tonunun yeraltından hiç çıkarılamayacağı anlaşılıyor. Onları da çıkarmaya kalksalar birim mal oluşları artacak ve umdukları kadar kazanamayacaklar. Peki, rezervin 188 ton altın bulunan kesiminde çıkarılacağı umulan 162 ton altından, ancak 98 ton altın ayrılabilmesi neden? Bu da “bilinen en iyi teknoloji”nin, BAT’ın becerisi, marifeti! Bu en iyi teknoloji ile, siyanürle işlemden cevherin içindeki altının ancak %64’ü kazanılabiliyor, işlemin bütününde ise ancak %58’lik verim sağlanabiliyor. Kalan 64 ton altın da Söğütlü köyüne doğru yayılan 1.800.000 m2’lik bir alanda 60 m yüksekliğinde yayılan bir yığının içinde kalacak. Bu yığının altında naylon örtüler, üzerinde toprak kaplama, içinde de siyanürün değişik bileşikleri, ağır metaller, su ve kalan altından oluşan bir “kimyasal bomba”, bir kirlilik topu, ilelebet kalacak. Böylesi yığınların çevreye nasıl kirlilik saçtığını başka bir yazıda irdeleyelim. Ama, yalnızca ABD’nde böylesi eski kirlilik kaynaklarını ortadan kaldırmak üzere neler harcandığını duymak bile insanın tüylerini diken diken ediyor. Son bir örnek Montana’dan. İki ırmaktaki kirlenmeyi önleyebilmek üzere Eyalet Valiliği ve ilgili şirketlerle 2005 Temmuz ayı sonunda bir sözleşme yapıldı. Böylesi kirleticilerle dolu olan Milltown Barajı ve arkasında biriken yığın kaldırılıp, 100 mil kadar uzağa taşınacak. Mal oluşu, 105 milyon dolar!
Biz yine telef edilen yeraltı kaynağımıza dönelim. Envanterlerimizde 320 ton görünen, altın yataklarımız işletilirse yoksulluktan kurtuluruz sananlarımızı sevindiren Kışladağ altın yatağımızdaki altının yalnızca 98 tonu elde edilip karışık külçeler, doreler durumunda yurt dışına çıkarılacak ve orada rafine edilip tonu 14 milyon USD fiyatla yine bize satılacak. Eldoradogold vergi indirimlerinden yararlanacak, KDV ödemeyecek, yurt dışına çıkarırken sözlü bildirimi ile yetinilecek, … Bu işten kâğıt üzerinde 400 milyon dolardan çok net kazanç kalacak. Buradaki işlerini yürüttüğü ve bütününe sahip olduğu Tüprag AŞ kâr gösterirse Kurumlar Vergisi ödeyecek. Bu kâr ana şirket olan Eldoradogold üzerinde gerçekleştirilip Tüprag zarar ettirilirse, o da kalmayacak bize.
Bize kalacağı kesin olan şey ise, 1.000 m çapında ve 400 m derinliğinde içi su dolu bir çukur. 110.000.000 ton pasadan oluşan ve içinden Gümüşkol, İnayköy ve Ulubeyli’ye doğru asitli ve ağır metal yüklü sular sızan bir pasa yığını olacak. Söğütlü ve öteki kuzey köylerine doğru 1.800.000 m2’lik bir alanda yayılan 60 m yüksekliğinde siyanürlü, ağır metalli, içinde ne ve neler olduğu bilinmeyen bir öğütülmüş kaya yığını da kalanlar arasında olacak.
Bize, kaldırılmış ve boşalmış köyler kalacak. Bize, Lidyalıların bile kullanıp kutsal saydığı çeşmelerden ve kaynaklardan boşalan sularda artan ağır metaller kalacak.
Çıkarılıp yurt dışına götürülen her bir ton altın için, 1,75 milyon ton atık Uşak dağlarında kalacak.
Kışladağ’daki altın yaklaşık 3.000.000 yıl önce oluştu. Altın ise, insanlık tarihi boyunca değerli sayılan bir metal. Bundan 50 yıl önce 1,13 gram/ton altın içeren bir yer, maden yatağı sayılmazdı. O günün teknolojisi bunu çıkaramazdı. Şimdi, 30 yıldır büyük iş makineleri ile büyük miktarlarda kaya kazılıp öğütülebildiği için ve öğütülen kayalar siyanürle yıkandığında süyanürlü çözeltilere aktarılan altın ve öteki değerli metaller aktif kömür ile soğurulabildiği için bu yataklar işletilebiliyor. Ancak, bu sırada çevreye ve insan sağlığına verilen zararların ancak küçük bir bölümü bilinebiliyor. Bu teknolojinin üretip geride bıraktıklarının bilinmeyen bir sürü yönü var.
Şimdi açıkça görülebilen bir şey var, bu teknoloji henüz son derece ilkel. Amacı olan altın elde edilmesinde bile son derece başarısız. Yeraltındaki 278 ton altının ancak 98 tonunu çıkarabiliyor. Ne yapalım, kalanı gelişen teknolojilerle daha sonra çıkarırız da diyemezsiniz. Artık, o ocağı ekonomik olarak geliştiremez, yoksullaştırılmış yatağın kalan cevherini ekonomik olarak çıkaramazsınız.
3.000.000 yıldır Kışladağ’da duran en az 278 ton altın bize battı mı ki, BAT olduğu ileri sürülen bu yolla bunun telef edilmesine razı oluyoruz. Eldoradogold borçlanarak topladığı 59 milyon doların yanında bir de herkesin bildiği ve ulaşabildiği bu ilkel teknolojiden başka ne getirebiliyor ülkemize? Ki, biz de onun Kışladağ’daki yeraltı zenginliğimizin %65’ini telef etmesine razı oluyoruz.
Tahir Öngür, Jeoloji Yüksek Mühendisi
Tarih, 10 Ocak 2003. İTÜ Maden Fakültesinde, TMMOB Maden, Jeofizik ve Jeoloji Mühendis Odaları İstanbul Şubelerince düzenlenen “Küreselleşme ve Maden Yasaları Paneli” yapılıyor. Konuşmacı, hazırlanan Maden Yasası’nın yeraltı kaynaklarımızı koruyacak hükümler barındırmadığı ve özellikle “maden kaynakları işletilirken yatağın en kârlı bölümünün, kaymağının seçildiğini, “cut off grade”in yüksek tutulduğunu, farklı zenginlikteki tenörlere sahip cevher zonlarından en zengin kesimlerin, en kısa sürede ve en düşük maliyetle çıkarılıp işletmeler kapatıldığını, çok büyük miktardaki daha düşük tenörlü cevherin ise bir daha kolay kolay işletilemeyecek şekilde yerinde bırakıldığını” dile getirip ülkemizden de bir örnek veriyor. Örnek, küçük bir Kanada şirketinin, Eldoradogold’un geliştirmeye çalıştığı Uşak, Ulubey-Eşme arasındaki Kışladağ’da bulunan bir altın yatağı ile ilgili. Yatağın nasıl işletileceği tartışılıyor: “O yılın, 2001’in ilk yarısında Kilborn Engineering Pasific tarafından tamamlanması beklenen önfizibilite aşamasından önce yapılan bir değerlendirmede 10 yıllık bir işletme ömrü içinde yılda 10 milyon tonluk büyük bir işletmenin getirisinin, bunun üçte biri kadar bir ilk yatırım gerektirecek olan yılda 3,3 milyon tonluk bir işletmeden, dört kat daha çok olacağı hesaplanmış. İçsel dönüş oranı ise birbirine yakın, sırası ile %17 ve %21. Ancak, küçük bir işletme için açılacak açık ocağın sonradan geliştirilmesine elverişli olmayan bir cevher yatağı geometrisinin bulunduğu belirtiliyor. Önemli bir husus ta, 3,3 milyon tonluk bir işletmede 0,34 olan sıyırma oranının, 10 milyon tonluk bir işletme için 0,9’a yükselecek olması.
Her türlü ekonomik etkeni de göz önüne alacak olan ön fizibilite değerlendirmesinden sonra kararlaştırılacak olmakla birlikte, bu sahada 10 milyon ton dolayında cevherin çıkarılacağı büyük bir açık ocak açılması çok olası. Yine o yılın Mayıs ayı sonunda yapılan açıklamaya göre, 3,3 milyon tonluk bir işletme için Ön Fizibilite çalışmasının ilk sonuçları olumlu. 11,5 yıl süreli bir işletme ile yılda 3,21 ton altın çıkarılması durumunda, 47,4 milyon dolar ilk yatırım ve 154 USD/ons işletme gideri koşullarında, 300 USD/ons altın fiyatına göre içsel dönüş oranının %21 ve net şimdiki değerin de 36,3 milyon dolar olacağı öngörülmüş. Bu durumda, Eldoradogold o günkü ekonomik koşullarda daha az ilk yatırım gerektirmesi nedeni ile 3,3 milyon tonluk bir işletmeye daha yatkın görünüyor.” Konuşmacı, böyle bir tercihle güçsüz yatırımcının yatırımı oranında bir kazanç sağlayıp gideceği; ancak, yer altı kaynağının zengin bölümleri alındıktan sonra geride kalan büyük bölümünün bir daha çıkarılamayacak şekilde yeraltında kalacağını söyleyip hazırlanan yasanın bunu engelleyecek hükümler kapsamadığını eleştiriyor. İzleyenler arasında bulunan Ecevit’in eski bir sayın Milletvekili, hep arka çıktığı bu Kanadalı şirkete yönelik eleştiriden rahatsız olup söz alıyor ve işletmenin Uşak’a önemli katkılarının olacağını, işletmede böyle bir kayıp olmayacağını, söylenenlerin gerçek olmadığını, biraz kayıp olsa da bunun cevherin açık havadaki yığınlarda siyanürle işleme tutulmak yerine kapalı tanklarda işlenecek olmasından kaynaklanacak bir zorunluluk olduğunu ileri sürüyor. Konu dağılmasın diye tartışma uzatılmıyor.
Aradan yıllar geçti ve şimdi 2005’e gelindi. Kışladağ Altın Yatağı işletmeye hazır. Asıl fizibilitesi 2004’te tamamlandı. 2004 yılı içinde apar topar ÇED izni verildi. Şimdi, iptali için açılan bir dava ile yargının önünde. İşletme hazırlıkları ilerliyor. Yörede gerginlik ve tepkiler artarak yayılıyor. Siyanür’ün ilk bölümünün İzmir Limanı’na gelmek üzere olduğu söylentileri çıkıyor. Bugünlerde karayolu ile taşınacak ve bu da jkaygı uyandırıyor ve tepki çekiyor.
Değinilen metinler incelendiğinde görülüyor ki, çıkarılacak olan cevher açık havadaki yığınlara siyanürlü çözeltiler püskürtülerek, yığın liçi yöntemi ile işlenecek; tanklarda değil. Yine şimdi görülüyor ki, Eldoradogold gücü yetmediği için önce maden çıkarma iş makinelerine yatırım yapmayacak ve bu işi ilk beş yıl yerli müteahhitlere yaptıracak. Beş yılın sonrasında sattığı altınlarımızdan kazandıkları ile bu yatırımı yapıp sonraki 11 yılda kendi donanımları ile işletmeyi sürdürecek.
Edoradogold’un 2002 tarihli fizibilite raporunda verilen değerlere göre sahada 202 ton “görünür+olası altın kaynağı” saptanmış. Buna bir de, 76 ton altın kapsayan “öngörülen kaynak” eklendiğinde belirlenen altın kaynağı 278 ton.
Şirket yetkilileri ya da Uşak İli kamu yöneticilerinin basında yer alan demeçlerinde bu değer 210-230 ton arasında değişiyor.
Yine Eldoradogold’un ÇED Raporunda belirtildiğine göre ise, sahada 166.400.000 ton cevher rezervi var. Bu cevher tenörünün alt sınırı 0,4 gram/ton ve üst sınırı 5-6 g/t aralığında, ortalama 1,13 gram/ton altın içeriyor. Böylece, yeraltında bulunan altının miktarı 188 ton dolayında. Hazırlanan işletme projesine göre, 16 yıl boyunca bu 166.400.000 ton rezervin ancak 132.000.000 tonu işletilebilir rezerv olarak çıkarılacak. Çıkarılan cevherin ortalama tenörü 1,23 g/ton. Yani, 278 ton altın bulunan sahanın işletme için seçilen yerinde bulunan 188 ton altının, 162 tonu yeraltından çıkarılabilecek. İşletme alanı seçilirken büyük olasılıkla (278-188=) 90 ton altına ulaşılamayacak. Ayrıca daha kazı sırasında ise, (188-162=) 26 ton altın yer altında bırakılmış olacak. Eldoradogold çıkardığı cevheri siyanür ve başka kimyasallarla açık havada işleyecek. Bütün altın işletmecilerinin savı, bu yöntemin “bilinen en iyi teknoloji” (Best Available Technology-BAT) olduğu. Bu bilinen en iyi teknoloji ile işlenen altından ise çıka çıka (162-64=) 98 ton altın elde edilebilecek.
MİGEM kaynaklarına göre Kışladağ’da 1,43 g/ton ortalama tenörlü 245 ton altın var. ATO’nun raporuna göre burada 300-370 ton tahmini rezerv var. TMD’nin raporuna göre de, burada 208 ton altın rezervi var.
Bu karışıklığın nedeni yine Eldoradogold. Şirket, gerek bağlı olduğu borsaya, gerek web sayfasında yatırımcılarına, gerek ülkemiz kamu kurumlarına ve gerekse kamuoyuna verdiği bilgilere göre Kışladağ’da ülkemizin en büyük altın yatağını buldu. Burada, 300 ton altın kaynağı saptanmış durumda. Verilen bilgilere göre bu kaynak, 240 tonu görünür ve 80 tonu da olası olmak üzere 320 tonu buluyor.
Dikkatinizi çekiyor mu, en zengin yatağımızda bulunan 278 ton altın bu BAT ile, “bilinen en iyi teknoloji” ile işletilip işlendiğinde, ancak 98 ton altın elde edilebiliyor. Hadi, öngörülen 76 tonluk kaynak yeterince araştırılıp görünür+olası rezerve katılmadan önce işletmeye girişileceği için bundan vaz geçtik diyelim. Ya, 202-98=104 ton altın nereye gidecek. Eldoradogold’un verdiği bilgiler dikkatle okunduğunda, hiç ulaşılmayacak 76 ton altının dışında, bunun 26 tonunun yeraltından hiç çıkarılamayacağı anlaşılıyor. Onları da çıkarmaya kalksalar birim mal oluşları artacak ve umdukları kadar kazanamayacaklar. Peki, rezervin 188 ton altın bulunan kesiminde çıkarılacağı umulan 162 ton altından, ancak 98 ton altın ayrılabilmesi neden? Bu da “bilinen en iyi teknoloji”nin, BAT’ın becerisi, marifeti! Bu en iyi teknoloji ile, siyanürle işlemden cevherin içindeki altının ancak %64’ü kazanılabiliyor, işlemin bütününde ise ancak %58’lik verim sağlanabiliyor. Kalan 64 ton altın da Söğütlü köyüne doğru yayılan 1.800.000 m2’lik bir alanda 60 m yüksekliğinde yayılan bir yığının içinde kalacak. Bu yığının altında naylon örtüler, üzerinde toprak kaplama, içinde de siyanürün değişik bileşikleri, ağır metaller, su ve kalan altından oluşan bir “kimyasal bomba”, bir kirlilik topu, ilelebet kalacak. Böylesi yığınların çevreye nasıl kirlilik saçtığını başka bir yazıda irdeleyelim. Ama, yalnızca ABD’nde böylesi eski kirlilik kaynaklarını ortadan kaldırmak üzere neler harcandığını duymak bile insanın tüylerini diken diken ediyor. Son bir örnek Montana’dan. İki ırmaktaki kirlenmeyi önleyebilmek üzere Eyalet Valiliği ve ilgili şirketlerle 2005 Temmuz ayı sonunda bir sözleşme yapıldı. Böylesi kirleticilerle dolu olan Milltown Barajı ve arkasında biriken yığın kaldırılıp, 100 mil kadar uzağa taşınacak. Mal oluşu, 105 milyon dolar!
Biz yine telef edilen yeraltı kaynağımıza dönelim. Envanterlerimizde 320 ton görünen, altın yataklarımız işletilirse yoksulluktan kurtuluruz sananlarımızı sevindiren Kışladağ altın yatağımızdaki altının yalnızca 98 tonu elde edilip karışık külçeler, doreler durumunda yurt dışına çıkarılacak ve orada rafine edilip tonu 14 milyon USD fiyatla yine bize satılacak. Eldoradogold vergi indirimlerinden yararlanacak, KDV ödemeyecek, yurt dışına çıkarırken sözlü bildirimi ile yetinilecek, … Bu işten kâğıt üzerinde 400 milyon dolardan çok net kazanç kalacak. Buradaki işlerini yürüttüğü ve bütününe sahip olduğu Tüprag AŞ kâr gösterirse Kurumlar Vergisi ödeyecek. Bu kâr ana şirket olan Eldoradogold üzerinde gerçekleştirilip Tüprag zarar ettirilirse, o da kalmayacak bize.
Bize kalacağı kesin olan şey ise, 1.000 m çapında ve 400 m derinliğinde içi su dolu bir çukur. 110.000.000 ton pasadan oluşan ve içinden Gümüşkol, İnayköy ve Ulubeyli’ye doğru asitli ve ağır metal yüklü sular sızan bir pasa yığını olacak. Söğütlü ve öteki kuzey köylerine doğru 1.800.000 m2’lik bir alanda yayılan 60 m yüksekliğinde siyanürlü, ağır metalli, içinde ne ve neler olduğu bilinmeyen bir öğütülmüş kaya yığını da kalanlar arasında olacak.
Bize, kaldırılmış ve boşalmış köyler kalacak. Bize, Lidyalıların bile kullanıp kutsal saydığı çeşmelerden ve kaynaklardan boşalan sularda artan ağır metaller kalacak.
Çıkarılıp yurt dışına götürülen her bir ton altın için, 1,75 milyon ton atık Uşak dağlarında kalacak.
Kışladağ’daki altın yaklaşık 3.000.000 yıl önce oluştu. Altın ise, insanlık tarihi boyunca değerli sayılan bir metal. Bundan 50 yıl önce 1,13 gram/ton altın içeren bir yer, maden yatağı sayılmazdı. O günün teknolojisi bunu çıkaramazdı. Şimdi, 30 yıldır büyük iş makineleri ile büyük miktarlarda kaya kazılıp öğütülebildiği için ve öğütülen kayalar siyanürle yıkandığında süyanürlü çözeltilere aktarılan altın ve öteki değerli metaller aktif kömür ile soğurulabildiği için bu yataklar işletilebiliyor. Ancak, bu sırada çevreye ve insan sağlığına verilen zararların ancak küçük bir bölümü bilinebiliyor. Bu teknolojinin üretip geride bıraktıklarının bilinmeyen bir sürü yönü var.
Şimdi açıkça görülebilen bir şey var, bu teknoloji henüz son derece ilkel. Amacı olan altın elde edilmesinde bile son derece başarısız. Yeraltındaki 278 ton altının ancak 98 tonunu çıkarabiliyor. Ne yapalım, kalanı gelişen teknolojilerle daha sonra çıkarırız da diyemezsiniz. Artık, o ocağı ekonomik olarak geliştiremez, yoksullaştırılmış yatağın kalan cevherini ekonomik olarak çıkaramazsınız.
3.000.000 yıldır Kışladağ’da duran en az 278 ton altın bize battı mı ki, BAT olduğu ileri sürülen bu yolla bunun telef edilmesine razı oluyoruz. Eldoradogold borçlanarak topladığı 59 milyon doların yanında bir de herkesin bildiği ve ulaşabildiği bu ilkel teknolojiden başka ne getirebiliyor ülkemize? Ki, biz de onun Kışladağ’daki yeraltı zenginliğimizin %65’ini telef etmesine razı oluyoruz.
